Mutluluğun yolu

Bahar çiçek çiçek gelince güzel,
Hayat sevilince, sevince güzel.

Dudağımda bu şarkıyı mırıldanarak Naci’nin kapısına vardığımda son heceleri henüz bitirmemiştim. Son kelimeyi Zekai Tunca’yı da kıskandırırcasına nağmeli, azıcık da uzatarak “güzeeeel” derken kapıyı açtım.

Çıkmak için son hazırlıklarını yapan Naci, ona meydan okuduğumu anlayarak bana hızlı bir bakış attı. Bu bakış aynı zamanda “senin meydan okumanı kale almıyorum” bakışıydı. Ben de zaten Naci’yle yarışacak bir sese sahip değildim.

Şarkının asıl söylemek istediğim kısmını hatırlayamadığım için sadece melodisini mırıldanarak içeri ilk adımımı atarken Naci’nin çantasına koymaya çalıştığı kitap dikkatimi çekti. Okumayı çok seven Naci, bu sıralar Jean Christophe Grange’ın Siyah Kan kitabını okuyor olmalıydı.

“Yürüyor muyuz?” diye sordum Naci’ye.

“Aslında güzel olurdu ama kendimi biraz yorgun hissediyorum abi” karşılığını verdi.

“Bahardan kalma bir gün var bugün. Bu havayı kaçırma bence” dedim. Bir şey söylemek için hazırlık yapan Naci’ye fırsat vermeden “Birkaç gün sonra kış uygulamasına geçilecek ve saatler geri alınacak. O zaman karanlıkta işten çıkacağız. Sen gel beni dinle ve bu son günleri heba etme” diye devam ettim.

“Doğru söylüyorsun ama…” dedi.

“Merak etme, yolculuğumuz güzel geçecek. Sana yolda bir şey anlatacağım.”

Odasının kapısını kilitleyip çıkarken babamın nasıl olduğunu sordu Naci. Hasta olan babamı ziyaretten önceki gün dönmüştüm ve bu konuda onunla görüşememiştik. Ben de babamın durumunu birkaç cümleyle özetledim. Naci’nin bildiği kadarıyla köyden bahsetmeyi de ihmal etmedim. Naci’nin annesi bizim köylü olduğu için birkaç günlüğüne de olsa tatillerinde uğramışlığı vardır ne de olsa.

İş yerinden dışarı çıkıp küçük adımlarla yürümeye koyulduğumuzda “Ee, ne anlatacaksın bakalım?” diye sordu.

Montumun fermuarını açıp havayı biraz içime çektim ve “Güzel bir hikâye” derken Naci’nin koluna girdim.

“Hikâye mi? Bu yorgunluğun üzerine hikâye iyi gider mi dersin?” dedi.

“Evet, hikâye… Ama yaşanmış bir hayat hikâyesi bu. Beni çok etkilemişti. Senin de hoşuna gideceğini tahmin ediyorum. Senin çantandaki kitap gibi, başta belki biraz durağan gelebilir ama sonunda güzel bir sürpriz var.”

“Sürpriz mi? Peki, anlat bakalım.”

“Öyleyse dikkatli dinle” dedim ve anlatmaya başladım:

Anlattıklarına göre, bir köyde yaşayan güçlü, kuvvetli, sözü dinlenen bir muhtar varmış. Bunda biraz öfkeli olmasının etkisi de olacak ki insanlar çekinirlermiş ondan. Köyün en son evlerinin birinde oturan Yaşar Kurtuluş isminde bir adam sık sık Muhtar’a uğrar, onunla hasbıhal edermiş.

“Bu galiba seninle ilgili bir hikâye” diye hemen araya girdi Naci.

“Benden çok seninle ilgili. Biraz sabret! Hikâyenin sonunda çok şaşıracaksın” diye cevaplayınca Naci’nin daha bir dikkatini çekti.

İnsanın ismi kaderi olur misali, Yaşar da gerçekten çok şey yaşamış birisidir. Çocuklarını yetiştirmek için büyük şehirlere gönderir. Onlar gittikten sonra yalnız kalması yetmezmiş gibi bir de güzelliği dillere destan eşi hayata gözlerini yumunca hepten yalnız kalır köyde. Eşinin vefatı da ayrı bir öyküye konu olacak kadar esrarengiz ve bir o kadar da üzücüdür. Vakit olsa başka bir gün de onu anlatırım sana. Ama en büyük yaşadığı şey kuşkusuz, Muhtar’la aralarında geçen şey olmuş.

Yaşar, hoş sohbet birisiymiş ki, normalde başkalarıyla uzun konuşmayı sevmeyen muhtar, onunla uzun uzun konuşabiliyormuş. Hatta kimileri, muhtarın kararları üzerinde Yaşar’ın büyük etkileri olduğunu bile söylüyormuş.

Hikâyenin burasında yolumuzun üzerindeki işlek caddeye gelmiştik. Fasılasız akan araç seylinden bir boşluk bulup kendimizi karşı kaldırıma atıncaya kadar hikâyeye biraz ara vermemiz icap etti.

“Bu trafik İstanbul’un ciğerlerinden çok benim sabrımı tüketiyor” diye hayıflandı Naci.

“Sana bir şey yapmasın da…” diye Naci’ye takıldıktan sonra tekrar koluna girdim ve dar sokakta ufak adımlarla yürürken hikâyeye devam ettim:

 

Bir gün birisi Muhtar’ı ziyarete gelmiş. Ve akıllara ziyan bir iddia ortaya atmış.

“Senin Yaşar iyi işler peşinde değil, bilesin” demiş.

“Ne demek istersin be adam?” diye çıkışmış Muhtar.

“Öyle hemen kızma ağam. Önce bir dinle.”

“Sen de adamı çatlatma da anlat ne anlatacaksan!”

“Dün şehre gitmek için erkenden gidip minibüse bindim. En arka koltukta oturuyordum. Cemile Teyze, Kezban’a hararetle bir şeyler anlatıyordu. Sanırım onlar da minibüsün hareket etmesini bekliyorlardı. Ama dışarıda oturdukları için beni göremiyorlardı. Biliyorsun, Cemile Teyze, Yaşar’ın komşusu. Bazen ev işlerinde ona yardımcı da oluyor…”

“Bırak bunları! Konuya gel.”

“Cemile Teyze ‘O iş de tamam. Yaşar bugün-yarın kızı kaçıracak. Bizim şehirdeki meseleyi çözmemiz lazım’ diyordu. Babası kızı kesinlikle vermeyeceğini söylüyormuş.”

“Bundan bana ne!”

“Sana ne olur mu ağam? Sizin kızı kaçıracaklarmış!”

Bunu duyan muhtarın beynine kan sıçramış. “Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu Tilki?” diye bağırmış adama. Tilki o adamın lakabı gibi bir şey. Zaten onu sevmeyenler, arkasından konuşurken “Tilki” diye bahsedermiş.

“Cemile Teyze, Yaşar’dan kendisi duymuş. ‘Sevabıma Sevgi’yi kaçıracağım’ diyormuş pişkince. Pis herif! Sen hem muhtarın kızını kaçır hem de sevap kazanacağını söyle!”

“Sevgi dediğinden emin misin Tilki?”

“Tabii ki eminim ağam.”

“Ama koca köyde bir tek bizim Sevgi mi var?”

“Başka kim var muhtar? Ben başka tanımıyorum.”

Muhtar da bir süre düşünmüş ama onun da aklına kimse gelmemiş. O arada öfkeyle karışık bir düşünceyle Tilki’ye bakmakla yetinmiş. Ama Tilki bu arada boş durmamış, başka şeyler de söylemiş:

“Hatta babasının başka birisiyle evlendirmek istediğini, ama kızın o adama varmak istemediğini bile söyledi.”

İşte bundan sonra muhtar, Tilki’nin bahsettiği Sevgi’nin kendi kızı Sevgi olduğuna kesin bir şekilde ikna olmuş. Çünkü muhtar, kızını, komşu köylerinde oturan askerlik arkadaşının oğluyla nişanlamak istemiş de kızı kesinlikle kabul etmeyeceğini söylemiş o günlerde. İşte bunu duyan muhtar sinirden alev alev yanmış adeta. Ve sonrası hiç de iyi olmamış.

“Vah alçak ırz düşmanı! Demek bu fırsattan istifade edip kızımı kaçıracaksın ha!” demiş ve silahını kaptığı gibi odadan fırlamış. Tilki arkasından bağırmış, bir şeyler demiş ama freni patlamış kamyon gibi sağa sola çarpa çarpa ilerleyen muhtar ne duracak ne de kimseyi görüp duyacak gibi gözüküyormuş. O hışımla söylene söylene, küfürler savura savura Yaşar’ın evine varmış. O sırada Yaşar da kendi eliyle yaptığı ahşap merdiveni evinin duvarına dayamış, damın su oluğunu tamir ediyormuş.

“Sen hayatımda gördüğüm en adi insanmışsın! Seni adam yerine koyup arkadaş kabul ettim. Ama sen yılan gibi girdin ailemin içine” diye bağırıp çağırmış ve daha pek çok hakaret ve küfrü de beraberinde savurmuş.

Ortaya çıkmasıyla hakaretler yağdırması bir olan muhtarın neden bu kadar öfkelendiğine bir anlam veremeyen Yaşar birkaç defa “Ne oldu Hayrettin abi?” diye sormuş ama muhtar o arada silahını çıkarmış. “Seni ırz, namus düşmanı! Ne olduğunu bana mı soruyorsun?” demiş ve silahını ona doğrultmuş. “Yapma Hayrettin abi! Önce bir konuşalım” demiş ama adam daha diyeceklerini bitiremeden Muhtar tetiğe basmış.

“Yok canım!” dedi Naci.

“Evet, öfkeden gözleri kararmış olmalı ki, hiçbir açıklama dinlemeye tahammül edememiş. Sonrası daha trajik…”

“Ne olmuş?” diye sordu arkadaşım. Ben de devam ettim kaldığım yerden anlatmaya:

Muhtar tetiğe basar basmaz merdivenden aşağı yuvarlanmış Yaşar. Komşular falan hemen yetişip muhtarı durdurmaya çalışmışlar ve hemen Yaşar’ı karga tulumba sağlık ocağına taşımışlar. Fakat durumu kritikmiş. Sağlık ocağında ilk müdahaleyi yapmışlar ve hemen şehre sevk etmişler.

Muhtarın yakalanması da çok zaman almamış. Zaten kendisi de bir yere kaçmamış. Aynı gün tevkif edilip şehre götürülmüş.

Derken muhtarın mahkeme günü gelip çatmış. Fakat öyle bir kalabalık varmış ki, insanlar mahkeme salonuna sığmamışlar. Hatta kapıyı kapatmamışlar, insanlar koridora taşmışlar. Babam kendisi mübaşirin “Bu ne kalabalık böyle! İlk defa böyle bir şey görüyorum” diye hayret ettiğini duymuş.

Muhtar, elleri kelepçeli içeri getirildiğinde eşi, kızı, benim babaannem, yani bütün kadınlar ağlayıp sızlanmışlar. Hâkim zor susturup duruşmayı başlatabilmiş.

Ama asıl kötü gün, muhtarın kötü günüdür. Kendisine verilen ceza yüzünden değil, olayın iç yüzünü öğrendiğinde, verdiği o akıl almaz tepkiye ve tabii ki Yaşar’ı dinlemediğine kahretmiş.

Tanık kürsüsüne ilk olarak Cemile Teyze çağrılmış. Onun anlattıklarını duyan Muhtar fenalaşmış, baygınlık geçirmiş.

Vardığımız caddede bir elif miktarı soluklandık. Benim dükkânlara baktığımı fark eden Naci dayanamadı, “Neden? Cemile Teyze ne anlatmış ki? Anlatsana” dedi heyecanla.

“Devam edeceğim ama önce şu nalbura bir uğramam lazım” dedim. Naci bundan pek hoşlanmadı ama benimle beraber içeri girdi. Güçlü bir yapıştırıcı aldık ve ödememizi yapıp çıktık. Nalburun önündeyken Naci biraz suçlarcasına “Yapıştırıcıyı başka bir gün alsaydın olmaz mıydı?” dedi.

“Özür dilerim. Ama kızma hemen. Bu akşam halletmem gereken bir şey vardı. Almam gerekiyordu. Ama hemen devam ediyorum” dedim ve az önce geçtiğimiz caddedeki trafiğe rahmet okutacak yoğunluktaki trafiğin gürültüsü eşliğinde yürümeye başladığımızda Cemile Teyze’nin ifadesini anlatmaya başladım:

Meğer olay hiç de Tilki’nin anlattığı gibi değilmiş. Tilki’nin anlattıkları arasında doğruluk payı varmış elbet, ama olayın muhtarla bir ilgisi yokmuş.

Cemile Teyze önce Tilki’ye sayıp söverek başlamış. Bütün bu olayların asıl müsebbibinin Tilki olduğunu ve muhtarın değil, asıl Tilki’nin o sandalyede oturması gerektiğini haykırmış. Sonra meselenin doğru şeklini anlatmış:

“Evet. O gün Kezban’la konuştuk. Tilki’nin söylediği doğrudur. Yaşar bir kız kaçıracaktı. Ama kendisi için değil…” diye başlamış anlatmaya.

“Kezban’ın yeğeni Sevgi’yi kaçıracaktık. Ve bunu bizzat Kezban istediği için ben aracı oldum ve gidip her şeyi Yaşar’a anlattım. Yaşar da biraz düşündükten sonra kabul etti. Beraber bazı şeyler konuştuk ve hazırlık yaptık. Biz Kezban’la sonraki gün şehre bu yüzden gittik. İşte o sırada ben ona bunu anlatıyordum. Bu Tilki de orada gizlice bizi dinliyormuş!”

Cemile Teyze’nin anlattıklarından sonra Muhtar o kadar kötü olmuş ki, bazıları onun ağladığını söylüyorlarmış. Babam da ağlayıp ağlamadığını anlayamadığını söyledi.

Sonra Kezban gelmiş kürsüye ve olayın öncesiyle ilgili bilgiler vermiş:

“Sevgi benim ablamın kızı. Ablamın bana emaneti. Onu korumak için çok uğraştım. Ama elimden bir şey gelmedi.”

“Niye, ne oldu ki kızım?” diye sormuş Hâkim. Ve Kezban da olanları en başından anlatmış:

“Ablam küçük yaşta istemediği biriyle evlendirildi. Ablamla gizli gizli konuşurduk. Beraber ağlaşırdık. Ablam cehenneme gittiğini söylüyordu. Hatta babamdan çok korkmamıza rağmen, ablamın o halinden cesaret alarak bir defasında önüne çıktım ve ablamı istemediği biriyle evlendirmeye hakkının olmadığını söyledim. O gün babamın neşesi yerindeydi de bana bir şey yapmadı. ‘Henüz senin aklın ermez’ deyip beni gönderdi. Gerçekten de adam bizim korktuğumuz gibi biri çıkmadı. Ablamla görüştüğümüzde mutlu olduğunu söylüyordu. İki yıl sonra da Sevgi dünyaya gelince mutlulukları iyice arttı. Ama maalesef bu fazla sürmedi. Eniştemde ne olduğunu anlayamadığımız bir hastalık başlamıştı. Birkaç yıl içinde eridi, gitti ve sonunda vefat etti. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Ablam dul kalmıştı. Beş yaşındaki kızıyla yalnız kalmışlardı. Komşular aracılık edip köyden başka dul bir adama istemişler. Babamlar falan tanımıyorlar tabii. Adam yaşlı sayılırdı ama onları himaye edecek sorumluluk sahibi bir adam olduğunu söylediler. Herkes razı oldu ve evlendirdiler. Ablamın tek derdi, kızıydı. Onun için bu evliliğe razı olmuştu zaten. Fakat bu adam, hiç beklemediği kadar gaddar biri çıktı. İşi olmadığı için sürekli evde. Evdeki her şeye müdahale ediyor. Ve her fırsatta Sevgi’ye sataşıyor. Olur olmadık sebeplerle kıza dayak atıyor. Ablam yıllar sonra bunları bana anlattı. Bu kadar kendisini sıkmasının bir anlamı olmadığını, bırakıp gelmesini söyledim ama bunun çok da kolay olmadığını söyledi. Adam çok sinirli birisiydi. Her şeyi yapardı. Ve ablam da en çok Sevgi için çekiniyordu. O yüzden önceleri hep içine atmış. Düzelir demiş. Ya da birbirlerine alışırlar diye düşünmüş. Ama maalesef bir türlü düzelmek bilmedi. Ve sonunda ablam da daha fazla direnemedi…”

Kezban bunları gözleri yaşlı anlatmış. Salondaki kadınların pek çoğu da onunla beraber hüngür hüngür ağlıyormuş.

Kezban, gözleri yaşlı olarak anlatmaya devam etmiş:

“Çok kötü bir hastalığa yakalandı ablam. Kanser dediler, verem dediler… Ne dedikleri umurumda değil ama ablam çok geçmeden vefat etti. Vefat etmeden birkaç gün önce ziyaretine gittiğimizde benimle yalnız görüşmek istediğini söyledi. Kocasının Sevgi’ye her türlü kötülüğü yapabilecek birisi olduğunu, ona kesinlikle güvenmediğini defalarca söyledi. ‘Sevgi sana emanet. Ben başaramadım ama inşaallah sen bir yolunu bulup kızımı bu adamın elinden kurtarırsın’ dedi ağlayarak. Ben de onunla ağlıyordum. Ama bir yandan da ‘ablam bir şey yapamadıysa ben ne yapabilirim’ diye kara kara düşünüyordum. İşte bu düşüncelerle kendi kendimi yiyip bitiriyordum ki o zalim haberi duydum. Eniştem Sevgi’yi evlendirmek istiyormuş. Henüz on sekizine girmemiş kızı kırk yaşındaki adama verecekmiş. Kalktık, gittik. Ama adama laf anlatmak ne mümkün! Anlaştığı adam zengin, hali vakti yerinde birisiymiş. Ve sonradan öğrendiğimize göre yüksek miktarda başlık parasına anlaşmışlar.”

Sözün burasında Hâkim devreye girip “Neden emniyete haber vermediniz kızım?” diye sormuş. “Adam düpedüz kızın hayatını mahvetmeye kastetmiş” diye de eklemiş.

“Gidemedik. Yapamadık” demiş Kezban.

“Neden?” diye sormuş Hâkim. O zamana kadar ağlayan Kezban, gözlerindeki nemler bir şimşeği andırırcasına, kıvılcım saçarcasına hiddetle konuşmaya başlamış:

“Çünkü bizi tehdit etti o mendebur! Babam defalarca böyle yapmamasını söylediği halde kabul etmedi. O yüzden mahkemeye başvurup torununun vesayetini üzerine alacağını söyledi. O da asıl vasinin kendisi olduğunu, dolayısıyla dedesine verilmesinin mümkün olamayacağını söyledi. Babam bu işin peşini bırakmayacağını söyleyince, bu sefer de Sevgi’ye zarar vermekle tehdit etti bizi.”

Kezban’ın anlattıkları Hâkim dahil herkesi o kadar etkilemiş ki, herkes Muhtar’ı unutmuş, Sevgi’ye üzülür olmuş. Ama sonunda Hâkim, artık asıl konuya gelmesini istemiş Kezban’dan.

Hikâye bitmemişti ama bizim binanın önüne gelmiştik. Elimden bir şey gelmediğini hissettirircesine Naci’ye baktım ve “İstersen yarın devam edelim” dedim. Fakat Naci çok meraklanmıştı. “Olmaz! Yarını bekleyemem” dedi. “Burada ayaküstü konuşuruz biraz, bir şeycik olmaz” diye de ekledi.

“Bak ne diyeceğim? Bizim eve çıkalım, orada devam ederiz” diye teklif ettim.

“Boşver, sen burada anlat” diye üsteledi.

“Aslında iyi de olur. Çünkü benim biraz yardıma ihtiyacım var. Banyodaki endam aynasının yapışkanını yenilemem lazım. Bir kişinin yardım etmesi gerekiyordu. İşte sen varsın. O arada devam ederiz” diye teklif ettim. İşte bunu kabul etti. Ve evdekilere geldiğimizi haber verip içeri geçtik.

Her zamanki güler yüzüyle eşim bizi kapıda karşıladı.

Naci mahcup bir edayla “Kusura bakma yenge. Böyle çat kapı geldim, rahatsız ettim” dedi.

“Öyle şey mi olur Naci Abi? Zaten pek geldiğiniz yok” dedi eşim ve biz hemen aynanın bulunduğu banyoya geçtik.

“Abi bu tam bir tarihi eser. Ne kadar güzel bir şey böyle” diye aynaya olan hayranlığını belirtti.

“Evet, bu ta babamın dedesinden kalma bir ayna. Dostluğunu pekiştirmenin nişanesi olarak bir arkadaşı hediye etmiş ona. Bugüne kadar geldi. Şimdi ben yapıştırıcıyı süreceğim, sen de aynanın sırrını dikkatlice yapıştır, olur mu?” dedim. Bir taraftan tamir işine devam ederken bir taraftan da hikâyeye devam ettim:

Hâkim olayı anlatmasını isteyince Kezban kaçırma kısmını anlatmaya başlamış:

“Elimiz kolumuz bağlı dururken bir gün konuyu Cemile Teyze’ye açmaya karar verdim. Güngörmüş, geçirmiş bir kadındır Cemile Teyze. Belki bir çıkar yol gösterir, akıl verir düşüncesiyle ona gittim ve ayrıntılarıyla ona anlattım. Biraz düşündü ve ‘Bir yol geliyor aklıma ama biraz masraflı olacak’ dedi. ‘Elimizde ne varsa buraya koymaya hazırız. Yeter ki zavallı Sevgi’m kurtulsun’ dedim. Cemile Teyze ‘Öyle değil. Biraz zor olacak, uğraştıracak ve yoracak bir yol’ dedi. Onu kaçıracaktık ve başka bir yerde saklayacaktık. Bizim Başşehir’de bir akrabamız var. Ortalık biraz durulunca oraya götürecektik. Ama hiç tanımayanlar bu işi yapmalıydı ki olay bizim üzerimize kalmasın. Biraz kötü bir plan ama Cemile Teyze’yle böyle kararlaştırdık.  O da Yaşar Abi’yle görüştü. O da kabul etmiş ve şehirde bir ev ayarlayabilirsek oraya götürebileceğini söylemiş. Cemile Teyze’nin şehirde tanıdıkları vardı. İşte o gün onlarla görüşmek için şehre gitmiştik. Ama işte olanlar oldu ve hiç hesapta olmayan şeyler çıktı” demiş Kezban ve hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Ama öyle bir ağlamış ki bir süre konuşamamış.

Hâkim çok babacan birisiymiş. Babam sonraki yıllarda da onun davalarıyla ilgili çok şey duymuş ve bana her anlattığında “Allah rahmet etsin, iyi insandı” der.

“Sen merak etme kızım. Bu konuda gerekli işlemlerin başlatılmasını sağlayacağım. Siz de böyle işlere girmekten kurtulursunuz” demiş Kezban’a ve yerine göndermiş.

Bu arada bir ayrıntıyı daha anlatayım. Kezban ablasının bu kötü durumlarına şahitlik ettiği için evlenmeye cesaret edemiyormuş. Bu konuda da Hâkim ona büyük cesaret vermiş. “En küçük bir sıkıntıda bana geleceksin” demiş. Yani anlayacağın, Kezban’ın evliliğine de vesile olmuş.

Naci’nin yardımıyla aynanın yapıştırma işini kolayca halletmiştim. Ellerimizi yıkayıp çıkarken “Siz oturma odasına geçin, sofra birazdan hazır olur” dedi eşim.

Naci yine mahcup bir şekilde “Yemeğe gerek yok yenge. Ben şimdi çıkacağım” dedi.

“Olmaz öyle” diye ben araya girdim. “Ne varsa beraber yiyeceğiz artık.”

Naci mecbur kabul etti ve oturma odasına geçtik. Koltuklarımıza kurulurken mahkemenin son aşamasını anlatmaya koyuldum:

Tanık kürsüsüne son olarak Tilki çağırılmış. Bu kadar şeyden sonra Tilki’yi gören Muhtar, adeta kendinden geçercesine onun üzerine atılmış. O arada birkaç küfür savurmuş. Ama güvenlik görevlileri çabuk davranıp yerine oturtmuşlar Muhtar’ı.

Tilki ürkek bir tavırla kürsüye çıkmış ve o gün Muhtar’a anlattıklarının aynısını anlatmış.

Tilki’nin konuşmalarına tahammül edemeyen Muhtar, “Seni aşağılık herif! Senin bu sandalyede oturman gerekir. Senin yüzünden samimi arkadaşımı öldürdüm” diye bağırmış ve arkasından yerine oturup ağlamaya başlamış.

Hâkim başta onu susturmaya çalışıyormuş. Ama onun bu halini görünce Muhtar’a bayram ettirecek bir haber vermeye karar vermiş. Şöyle konuşmuş Hâkim:

“Bak Muhtar! Çok öfkeli birisisin. Sana öfkeli olma demek abesle iştigal etmek olacak. Ama öfkenin nelere sebebiyet verdiğini artık hepimizden iyi anlamış olmalısın. Keşke o gün en azından arkadaşını bir dinleseydin. Aslında ben bugün Yaşar’ı da dinlemek isterdim.”

Bunu söyledikten sonra biraz susmuş ve Muhtar’ın yüzüne bakmış. Muhtar çok pişman bir vaziyetteymiş.

“Onu da çağırttım ama doktorlar sakıncalı görmüş” diye devam etmiş Hâkim. Bunu duyan Muhtar çığlık atarcasına “Yaşar yaşıyor mu?”

“Evet” demiş Hâkim. “Yaşar yaşıyor. Demek daha yaşayacakları varmış ki Allah o gün canını almamış.”

Muhtar ağır bir çuval gibi sandalyenin üzerine yığılmış. Jandarmalar hemen kollarından tutmuş ama Muhtar bayılmamış. O kadar çok sevinmiş ki, sevinçten dizlerinin bağı çözülmüş.

“Şükürler olsun Allah’ım! Şükürler olsun” diye dualar ediyormuş.

Sonunda Hâkim, Muhtar’a berat kararı vermiş.

“Yok canım!” dedi Naci yine.

“Evet evet, berat vermiş” diye yanıtladım hemen.

“Yani ben olsam, yani eğer ben hâkim olsam berat verirdim ama neticede elinden böyle bir kaza çıkmış. O silahın tetiğine basmış ve adamı vurmuş.”

“Hayır hayır, öyle olmamış işte.”

“Nasıl yani?”

“Olayın aslı daha farklı…” diye anlatmaya geçecektim ki eşimin, “Sofra hazır” sesini duyduk.

“Yemek yiyip, sonra devam edelim mi?” dedim o arada ben de.

“Ya hikâyeye daldık evi aramayı unuttuk. Dur ben önce bir annemi arayıp haber vereyim, meraklanmasın kadıncağız” dedi ve hemen telefonunu çıkarıp aradı. Telefonu kapatırken “Allah Allah!” dedi ve yüzünü hayretle gerdi. Sonra da “Abi ben sonunu çok merak ettim. Eğer yenge hanım da müsaade ederse bence hikâyeyi tamamlayıp öyle yemeğe geçelim.”

“Olur” dedim ben de. “Zaten çok kalmadı.”

Sonra da eşime seslendim. “Birkaç dakika sonra başlasak olur mu?” Gelen onay yanıtından sonra, hikâyenin son kısmına geçtik:

Olayın aslı farklıymış. Meğer Muhtar öfkeyle tetiğe bastığında Yaşar’a isabet ettirememiş.

“Allah Allah!” diye araya girdi Naci. Ama Yaşar tepetaklak olmuştu. Hastaneye kaldırılmıştı…

“Tamam, oraya geliyorum işte.”

Silah patlar patlamaz Yaşar kendini korumak için ani bir refleksle eğilmiş. Ve dengesini kaybedip merdivenden yuvarlanmış. Başının üzerine düştüğü için beyin kanaması geçirmiş.

Bir süre yoğunbakımda kalmış ve sonunda tehlikeyi atlatmış. Davaya bakan Hâkim de olayı incelerken Yaşar’ı ziyarete gitmiş. Yaşar’ın durumu iyiymiş aslında. Hatta Hâkim’in ziyaretinden kısa bir zaman sonra taburcu olmuş. Ama doktorlar yüksek bir heyecanın riskli olacağını düşündükleri için mahkemeye katılmasına izin vermemişler. Yaşar da zaten şikâyetçi olmadığını bildirmiş. O yüzden Hâkim aslında olayın içyüzünü iyi öğrendiği için Muhtar’a berat vermiş.

“Vay be!” diye hayretini belitti Naci. “Gerçekten de sürpriz bir karar olmuş. Bitti mi?”

“Evet, bitti” dedim ben de. “Sadece bir şey daha ilave edeyim. O mahkemeden sonra Hâkim Sevgi için de ilgililerle görüşmüş ve bizzat işi takip etmiş. Bir dizi işlemden sonra Sevgi’nin vesayetini üvey babasından alarak dedesine vermişler. Ve üvey babasına da görmeyi, görüşmeyi yasaklamışlar. Sevgi’ye koruma getirmişler anlayacağın. Adam öfke yumağına dönmüş tabii. O yüzden, teyzesi İstanbul’a göndermeyi teklif edince dedesi hiç düşünmeden kabul etmiş. Tabii Sevgi İstanbul’a gelmiş ve üvey babasının zulmünden kurtulmuş.”

Bunları anlattıktan sonra “Evet, böyleydi hikâyemiz. Artık sofraya geçebiliriz. Yemekleri daha fazla soğutmayalım” dedim.

Birlikte mutfağa geçtik. Eşim ve o gün bizi ziyarete gelen misafirimiz yemek masasının başında bizi bekliyorlardı.

Yemek ve salata türleriyle süslenmiş sofra da rengârenk görüntüsüyle insanın gönlünü açıyordu. Naci’ye dikkat ettim. Çok şaşırmıştı.

“Bizim hanımı tanıyorsun” dedim Naci’ye. “Bu da bizi ziyarete gelen misafirimiz” dedim eşimin yanında duran misafirimizi gösterirken.

Yemek sonrasında Naci müsaade isteyip ayrıldı. Ben de onu yolcu edip eve döndüm. Ve misafirimizle uzun usun sohbet ettiğimiz bir akşam geçirdik. O arada Naci’den gelen teşekkür mesajı da sohbetimize başka bir canlılık kattı.

Ertesi gün işyerine vardığımda Naci’yi erkenden gelmiş, masasının başında çalışır vaziyette buldum. Kendi odama gitmeden önce ona uğradım. Selam verdikten sonra “Ee, nasıl buldun?” dedim. Biraz şaşırdı ama sonra hemen toparlandı “Çok beğendim” dedi.

“Neyi?” diye sordum.

“Hikâyeyi…” dedi.

“Onu demiyorum, misafirimizi kast ettim.”

Heyecanlanmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Daha fazla sıkboğaz etmemek için ben devam ettim.

“Bak Naci! Evlilik yaşın geldi, hatta geçiyor. O yüzden artık düşünme safhasını geçip bir şeyler yapmaya başlasan iyi olur. Biz senin için uygun olacağını düşündük ve görmeni istedik.”

“Ne yani? Akşam beni bu yüzden mi eve çağırdın?”

“Biraz öyle oldu?”

“Akşamki ziyafetin sebebi şimdi belli oldu…”

“Evet. Senin için ziyafetler bile hazırlıyoruz. Daha ne yapalım?” dedim gülümseyerek. Naci biraz durgunlaştı, sonra içini dökmeye başladı.

“Aslında ben de bir süredir artık bu konuda ciddi bir adım atsam diye düşünüyorum. Ama akşam böyle bir sürpriz olacağını hiç tahmin etmediğim misafirinize bakamadım bile.”

“O zaman bu akşam yeniden gelirsin ve sizi tanıştırırız.”

“Olmaz abi. Önce annemlerle bir görüşmem lazım. Ondan sonra görüşsek.”

“Sen merak etme. Annenlerin de haberi var.”

“Nasıl yani?” dedi Naci hayretle.

“Bir süredir bu konuyu aramızda konuşuyorduk zaten. Annenle bu konu hakkında defalarca görüştük ve bu şekilde bir görüşme ayarlamayı uygun bulduk.”

“Kızın da mı haberi vardı yani?”

“Tabii ki! Ve artık senin de var.”

Naci bir süre düşünür gibi yaptı. Sonra da “Adı ne abi?” diye sordu.

“Sevgi” dedim yüzüne bakarken. Büyük bir hayret yüzüne yayıldı. Gözleri kocaman açıldı.

“Sevgi mi… Yani akşamki anlattığın Sevgi mi?”

“Evet.”

“Yani o anlattıkların hikâye değil miydi?”

“Evet, hikâyeydi. Ama sana söylediğim gibi yaşanmış bir hikâyeydi.”

“Bir dakika, bir şeyi merak ettim. Cemile Teyze kimdi?”

“Senin anneannen… Evet, Sevgi’yi İstanbul’a gönderme fikri onunmuş. Çünkü Sevgilerin burada tanıdıkları yok. Bu bir anlamda iyi de olmuş.”

Naci’nin zihninde taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Ben de artık yerime geçmek için ayağa kalkarken “Sen biraz düşün. Hatta istersen bugün izin al, çık. Biraz gezer, dolaşır iyice düşünürsün” dedim ve odama geçtim.

Naci o gün heyecandan çalışamadı. İzin aldı ve eve gitti. O günün akşamında beni aradı ve kararını bildirdi. Naci görüşmeyi kabul etmişti.

Altı ay sonra, eşimle birlikte Nacilerin binasının önündeydik. Aşağıdan zile bastım. Naci cevap verince aşağı inip yardım etmesini istedim. Eşim yukarı çıkarken Naci yanıma geldi.

Arabanın arka koltuğuna uzattığımız büyük kutuyu gösterirken “Bir el at da çıkaralım bunu” dedim.

“Bu ne abi?” diye sordu.

“Yukarı çıkaralım da orada açınca görürsün” dedim ve kutuyu beraberce yüklenip yukarı çıkardık.

“Başta ağır değildi ama merdivenlerde sanki iyice ağırlaştı” dedi Naci eve girdiğimizde.

“Bu ne abi?” diye sorusunu yeniledi Naci?

“Aç, bak” dedim.

Naci kutuyu açtığında gördüğü manzara onu çok duygulandırmıştı.

“Abi bunu kabul edemem!” dedi.

“Ettin bile!” dedim gülümseyerek.

“Abi bu babandan kalan bir yadigâr. Bunu kabul etmem mümkün değil.”

“Asıl şimdi yerini bulmuş oldu. Bir dostluk nişanesi olarak hediye edilmişti. Şimdi aynı görevi ifa ediyor.”

Naci’yle birbirimize sıkı sıkı sarıldık. Sonra Sevgi’nin sesiyle kendimize geldik. “Hadi! Artık içeri geçelim. Böyle hep kapının önünde mi dikileceğiz!”

Hep birlikte salona geçtik. Sevgi’nin hazırladığı birbirinden güzel yemeklerin tadına bakarken, belki ondan daha tatlı bir sohbete daldık. Geçen altı aylık süreçte yaşadıklarımızı, Naci’yle Sevgi’nin düğün heyecanlarını, düğünde yaşadıklarını, balayında başlarına gelen ilginç maceraları konuşurken hepimiz çok mutlu olmuştuk.

İç içe geçmiş onca ziyafetin ardından Sevgi elinde kahvelerle içeri girerken ben de Naci’den bir şarkı söylemesini istedim. Sesi güzel olan herkesin yaptığı gibi Naci de biraz nazlandı ama sonunda şarkıyı söylemeye başladı. Ama şarkının sadece son iki kıtasını okudu.

Sevgi’yle gündüz olur geceler.
Sevgi’yle şiir olur heceler.
Mutluluğun yolu Sevgi’den geçer.
Hayat sevilince sevince güzel…

Dostluğun temeli ilk harcı Sevgi.
Her derdin çaresi ilacı Sevgi.
Gönüller sultanı, baştacı Sevgi.
Hayat sevilince sevince güzel…

Şarkıyı dinlerken hepimiz duygulanmıştık ama Sevgi’nin hanımlara has hassas kalbi daha fazla dayanamamış, duygularını gözyaşlarına emanet edip gözlerinden dışarı akıtmıştı. Kimbilir bu yaşlarda neler gizliydi? İçinde doyamadığı annesinin sinesinin kokusu ya da henüz aklı ermeye başlamadan kaybettiği babasından dinlemeyi çok arzuladığı tatlı bir sözün hasreti? Belki de Naci’ye olan sevgisinin bir göstergesiydi sadece.

Duygusal havadan kurtulmak kolay olmadı ama artık müsaade istediğimizde vakit gece yarısına varmak üzereydi.

Naci’yle Sevgi bizi uğurlarken “Her şey için çok teşekkür ederim abi” dedi Sevgi. Ben bir şey demeye kalmadan konuşmasını sürdürdü:

“İnsan çok üzüldüğü ve çok mutlu olduğu anları asla unutmazmış abi. Ben de sizleri unutmayacağım. Dualarımda hep sizleri anacağım.”

“Sizin mutlu olduğunuzu görmek bizi de mutlu edecektir” diye karşılık verdim. Sonra Naci’ye dönüp şunları söyledim:

“Az daha unutacaktım. Başta doğru tahmin etmiştin Naci. Yaşar benim babamdı… Çok şükür şu an durumu iyi. Eski sağlığına kavuştu. Ama daha da önemlisi, bizimle yaşamayı kabul etti. Artık yalnız yaşamayacak.”

Yeni çiftlerle vedalaşıp ayrıldık. Eşimle beraber arabaya binerken Sevgi’nin sözleri hâlâ zihnimde dolanıp duruyordu.

***

 

İnsan insanın düşmanı mı?

2016’ya yaklaştığımız şu günlerde demokrasi ve insan haklarının zirvesinde olmamız icap ederken “hangi ülkenin silahı ne kadar etkili” yarışmalarını ve ideoloji savaşlarını hayretle izliyoruz. Demek ki demokrasi bilgiyle/bilmekle olmuyor. 1000 yıl öncesini vahşetle yâd edenler, onların bir yılda yapamadığı vahşetin on katını bir günde yapabiliyorlar. Diğer taraftan, aynı fikri benimsemediği için insanlar, birer birer idama mahkûm edilebiliyorlar.

Biraz sloganik olacak ama insan hayatı çok kıymetli. Bu tür oyunlarla başkalarını yok sayarak, evleri tarumar, yuvaları paramparça ederek kazanıldığı sanılan her savaş, insan nesline ve dolayısıyla dünyanın geleceğine açılmış tehlikeli bir savaştan farksızdır.

İnsanoğlunun geçmişinde pek çok karanlık dönemler var. Fakat her geçen asır, bir öncekine rahmet okutur kabilinden… Son dünya savaşında, Wikipedia kayıtlarına göre, 73 milyon insan yok olmuş. Söylenmesi dile çok kolay ama acısı kalplerin kaldıramayacağı kadar derin ve ağır. 73 milyon! Acı bir gerçektir ki, ölenlerin sadece 24 milyonu asker. Geriye kalan 49 milyon, hiçbir şeyle ilgisi olmayan masum sivil halk. Ve geride kalanlar, ölenlerden daha şanslı değil.

Askerler de elbette masum insanlar kategorisinde… Baştaki birkaç kişinin kavgasının bedelini onlar ağır bir şekilde ödüyorlar. Hadi en nihayetinde buna tamam dense bile masum insanların arada telef olması, savaşın çirkin yüzündeki kanlı peçeyi biraz daha aralıyor.

Elinde mızrağıyla dolaşan eski insanları vahşilikle itham eden “medenilere” şaşmamak elde değil. Nihayetinde o insan, o mızrağı kendini korumak ve evine bir şeyler götürebilmek için kullanıyor. Fakat kendini medeni diye niteleyen insanlar, bulabildiği her zulaya istiflediği dünyalığıyla yetinmiyor, bir de başkasının elindekilere odaklanarak “bende daha fazlası olacak” hırsıyla ne pahasına olursa olsun onu ondan almak için sinsi planlar yapabiliyorlar. Dünya savaşlarının en büyük amillerinden biri bu değil miydi? Sömürgecilikte geri kalan ve herkes her şeyi götürdü, bana bir şey kalmadı kaygısıyla Almanların hırsla her tarafa saldırmasıyla olay büyüdükçe büyümemiş miydi? Ya sonra? 73 milyon kayıp ve üzerinden kana bulanmış dumanların yükseldiği yaralı bir dünya…

Karamsarlık saçmak çok kötü bir şey, karamsar olmak ondan beter… Ben de karamsar değilim. Ama hırsla her şeyi ellerinin altına almaya çalışan ve hatta kendilerini dünyanın efendisi gören güç delisi günümüz ülkeleri başlarını sert bir kayaya çarpmadan da akılları başlarına gelecek gibi değil. O sert kaya nasıl olur ya da ne zaman böyle bir şeye şahitlik ederiz bilemiyorum ama o zamana kadar daha çok masumun ahını alacakları kesin.

Demokrasi var ve ben de buna kaniyim. Fakat güçlülerin diline düşünce, sadece kötü emellerini yerine getirmek için kullandıkları etkili bir silaha dönüşüyor. Son 15 yıl içerisinde dünya bunun örneklerine şahitlik etti.

Peki herkesin ballandıra ballandıra anlattığı Batılılardaki demokrasi? Evet, demokrasinin sözlüklerde yazılan anlamını kendi aralarında oldukça iyi yerine getirmeye çalışıyorlar ama kendileri için…

Güzel şeyleri kirli emellerine alet ederek güzel şeyler yapmaya çalışan dünya devletlerinin uğraşları bana hiç samimi gelmiyor. Evlerin üzerine bombalar yağdırıldığı sürece insan vahşiliği bitmiş sayılmaz.

Eskiden vahşilik cahillikle özdeşti. Ama şimdiki vahşilik caniliğe dönmüş durumda. Çünkü şimdikiler, eğitimli vahşiler. Ve her tarafa çevirdiği silahının bir gün kendisini de yok edeceğini düşünemeyecek kadar yoğunlar.

Allah, bu basireti bağlanmışların akıllarını tez zamanda başlarına getirsin.

Edebiyatdefteri.com

Ölümsüz aşk mı dediniz?

– Evlilik aşkı bitirir mi dedin?
– Bitirir demeyelim de… Azaltır.
– İyi ama o nasıl aşk ki evlenince bitiyor hemen? Aşk değil, belki de hevestir o.
– Peki aşkla heves arasındaki fark nedir sence?
– …
– En önemlisini söyle?
kalp– Bir dakika! Öyle üst üste sorular sorma. Biraz düşünmeme fırsat ver. Aşkta karşılıksız sevmek var mesela. Karşı taraf mutlu olsun diye her şeyi yaparsın.
– Sen aşkı şefkatle karıştırdın herhalde. Aşkta karşılık vardır. Karşı taraftan bir karşılık görmezse bak o aşk nasıl da hemen düşmanlığa dönüşüyor. Bunu anlamak için son on yılda piyasaya çıkan şarkılara bakmak yeterli.
– Aşk müziklerini mi kast ediyorsun?
– Evet.
– Ama o müziklerde karşılıksız aşklardan bahsediliyor.
– Kaç tanesi karşılıksız aşktan bahsetmiyor?
– Çok ters sorular soruyorsun. Yani soruları karmaşık soruyorsun… Büyük çoğunluğu karşılıksız aşktan bahsediyor olabilir ama başka güzel aşk şarkıları olmadığı anlamına gelmez bu.
– Tabii ki vardır. Ama asıl soru şu: Neden mutlu sonla biten aşklar değil de, karşılık görmeyen aşklar konu oluyor şarkıların çoğuna? Çünkü sevdiğine kavuşunca aşk boyut değiştirir.
– Nasıl yani?
– Şöyle yani… Aşk ütopyadan beslenir. Yeri çiçeklerle döşeli, göğü kalpli bulutlarla bezeli hayalî bir dünyası vardır aşığın. Onu gerçek dünyaya döndürmeyeceksin hiç. Yoksa büyü bozulur.
– O zaman biz hiç âşık olmayalım mı yani?
– Aşık olmak güzeldir. Ama neticesini bilerek yaşamalısın.
– Karşılık beklemeyi mi kast ediyorsun?
– O da var, karşılık görsen bile aşk incitir. Ama daha da önemlisi, aşk geçicidir.
– Ne diyorsun hocam!
– Hoca değilim ben.
– O anlamda demedim. Ağız alışkanlığı işte.
– Aşkı, geçici duygu bozukluğu şeklinde niteleyen filozoflar olmuş. İnsanlar gerçek hayatla yüzleşince bu bozukluk normale dönüyor.
– Ama ben aşkımın hiç bitmesini istemiyorum…
– Zor bir şey istiyorsun. Bu dünyada bitmeyen bir şey var mı ki aşk da bitmesin?
– Ee?
– Ee ne?
– Konuyu yarıda mı bırakacaksın?
– Ben aşk uzmanı değilim ama şöyle olduğunu düşünüyorum. Aşkın bir görevi var. Evlilik gibi önemli ve ağır bir sorumluluğun altından kolayca kalkamaya yardımcı olur. Evlendikten sonra yerini sorumluluk, sevgi, şefkat gibi duygulara bırakır. O yüzden bunları bilerek yaşamak gerektiğini söylemiştim.
– Hiçbir şey anlamadım…
– Boşver gitsin. Filozoflar bile işin içinden çıkamamışlar. Biz nasıl çıkalım!

Edebiyatdefteri.com

Kur’an Müslümanlığından “Kur’an’a arz etme” dönemine geçiş

Beşer maharetiyle teşekkül ettirilen pek çok mesele çıktığı dönemde dikkat çekici oluyor, hükmünü icra ediyor ve bir süre sonra da sıradanlaşanlar arasındaki yerini alıyor. Dikkat çekmesinin en önemli sebebi, daha önce duyulmamış olması, dikkate şayan görülmesidir. Buna mümasil, bir süre sonra sıradanlaşmasının sebebi de artık biliniyor olması, bazı şeylerin tekrarmış gibi gelmesi veya aslında anlatıldığı gibi önemli olmadığının anlaşılmasıdır.

“Kur’an Müslümanlığı” diye bilinen meseleye bu nazarla bakabiliriz kanaatimce. Bu, yeni bir mevzu değil. Yıllar öncesinde, hatta yüz yıllar öncesinde var olan, üzerinde ciddi tartışmalar yapılan bir mevzudur. Her ne kadar her dönemde farklı bir isimle gündeme gelmiş olsalar da, bunların temel özelliği, “Kur’an bize yeter” mantığı üzerinde şekillenmiş olmalarıdır.

Kur’an Müslümanlığı söylemi de günden güne sıradanlaştı ve artık dikkat çekmez oldu. Ve derken yeni bir ifadeyle karşılaştık: “Kur’an’a arz!” Çok güzel ve vurucu bir ifade bu. Aynı zamanda sempatik… Bizim kılavuzumuz, iki dünyada rehberimiz olan Kur’an’a her şeyi arz edeceğiz. Onun müsaade ettiklerine evet, ama etmediklerine geçiş vermeyeceğiz… Zaten İslam’ın temeli de bu değil mi?

İlk başlarda gerçekten çok sempatik geliyordu kulaklara, dimağlara. Ve çok azımız müstesna, hepimiz bu söylemin peşinden koştuk. Oradan duyduklarımızı birbirimizle paylaştık. Soranlara hüsn-ü referansta bulunduk. Karşı çıkanları taassupla suçladık. Zaman zaman bizim o güne dek öğrendiklerimizle uyuşmayan şeyler de işitmiyor değildik ama aslolan Kur’an olduğu için onun söyledikleriyle bizim malumatımız çelişse biz kendi bilgimizi mi esas alacaktık? Elbette hayır. Sonra bizim muteber saydığımız şahıslar da bir bir Kur’an’a arz eleğine takılmaya başladı. Onlar da beşerdi ve hata yapmış olabilirlerdi. Ona da tamam dedik. Ve derken günün birinde mesele iman esaslarına kadar dayandı…

O zaman anladık ki bu, öylesine masumca her şeyi Kur’an’a arz etme mesleği değildi. Aslında “Kur’an’a arz” örtüsü altına gizlenerek Hadise ilişen, onu ortadan kaldırmanın yolunu yapan (Kimisi mantığına uymayan Hadislere ilişirken, kimisi Hadisi toptan reddediyor maalesef) ve Hadisi esas alan Ehl-i Sünnet âlimlerini bir bir yıpratma ve gözden düşürme cehdinde olan bir yöntemdi. Ve yani “Kur’an Müslümanlığı”nın isim değiştirmiş versiyonuydu bu. Kur’an Müslümanlığından “Kur’an’a arz etme” dönemine geçiş yazısına devam et

Hadis inkârcıları dini Resulullah’tan daha mı iyi biliyorlar?

Hadis inkârcılığını tehlikeli buluyorum. Çünkü ucu Kur’an’a, yani İslam’ın temeline dayanıyor.

Bu mevzudaki kanaatlerimi dile getirmeye çalıştığım önceki yazımdan sonra bunun nedenlerini ciddi ciddi düşündüm. Fakat maalesef, dindar görünen, sık sık televizyonlara çıkıp din hakkında sorulan sorulara mantıklı cevaplar vermekle ünlenen isimlerin durduk yerde Hadis mevzuunu gündeme getirmelerini bağlayacak nedenler üretemedim.

Belki de birkaç tweetlik bir olaydı ama nedenini anlamakta güçlük çekiyorum. Yıllar öncesinden, Hadis hakkındaki bütün geleneği tanımazlıktan gelerek ciddi ciddi Hadis aleyhinde argümanlar üretip onu yok etmek için kalınca bir kitap yazan bir heyette, isim belirtmeden yer alanların onca yıl sessiz kalarak, ya da küçük itirazlarla yetinerek Hadis hakkında tartışmalara pek girmezken durduk yerde birkaç cümle paylaşmalarını anlamak kolay değil elbette. Ya her günkü sıradan paylaşımlardan biri ya zemin yoklamak ya da yapılacak büyük atış için yavaş yavaş harekete geçmek kabilinden değerlendirilebilir ama kesin bir şey söyleyebilmek zor.

Hakiki sebebini Allah bilir. Ancak (velev hayırlı olduğunu düşünerek bunu yapıyor olsalar bile) insanları yönlendirmek için uğraştıkları bu yolun hiç de hayırla neticelenmeyecek, bilakis tehlikeli denecek bir yol olduğunu ifade etmek gerekir.

Çünkü–ister kasıtlı yapılsın isterse iyi niyetle–bu konudaki çalışmalar, öncelikle, Hadis hakkında şüpheleri yaygınlaştırır. İkincisi, Hadis hakkında ortaya atılan şüpheleri “hakikatmiş” gibi gösterecek tartışmalar başlar belki de başlatılır. Nitekim ne zaman söz konusu Hadis olsa, itiraz edenler hemen mantığa uymayan Hadisleri örnek göstererek işe başlarlar ve bütün Hadisler böyleymiş gibi bir algı oluştururlar; sonra da kademe kademe ilerleyerek bütün Hadislere ilişirler. Akabinde ise bunların dinle bir ilgisinin olmayacağını iddia ederler. Üçüncüsü, böylelikle Hadislere güvenilmeyeceği algısı oluşur/oluşturulur ve bunun yaygarası yapılır. Bunu yapacak gönüllüler bulmak çok da zor olmaz. Son bir aşama ise, ki bu en tehlikelisidir, aynı düşüncenin Kur’an hakkında devreye girmesi… Çünkü Hadis inkârında başvurulan yolların aynısı Kur’an için de sözkonusu. Bu yolla Hadis inkâr edildikten sonra Kur’an’a saldırmak çok daha kolaylaşır. Önündeki büyük bir engel kalkmış oluyor ne de olsa.

Bu bir teori… Belki de uç bir teori… Ancak bu heyetin Hadisi reddeden kitaplarını okuduktan sonra tedirginliğim ciddi oranda arttı. Kitabı satır satır okumadım. Ama okuduğum kısımlar bu düşüncelere kapılmama yetti de arttı. Nitekim Hadis konusunda bugüne kadar konuşulan önemli konuları öne çıkarmışlar ve kendilerince ürettikleri argümanlarla bunları çürütmeye çalışmışlar. Hadis konusunda yeterince bilgisi ve itikadı olmayan çoğu insanın hemen kabul edebileceği kabilden argümanlar…

Bu mevzuyu tehlikeli kılan ana amillerden biri, din konusunda çok konuşan insanlar tarafından bu tartışmanın harlandırılıyor olması. Bu insanların da oluşmuş bir hayran kitlesi mevcut. Ve öyle bir noktaya gelmiş ki, siz bunlar aleyhinde bir cümle kurduğunuzda hemen gericilikle, hurafecilikle yaftalanıyorsunuz. Çelişkiye bakar mısınız? Hani Hadisi savunanlar mutaassıptı! Hadis inkârcıları dini Resulullah’tan daha mı iyi biliyorlar? yazısına devam et

Hadis devreden çıkınca Kur’an’ı hangi akıl izah eder?

Bir süredir İmam Şafii’nin hayatını konu alan bir roman çalışmasına devam ediyorum. Dönemin şartlarına göre Ehl-i Sünnet ulemasının gösterdiği muazzam gayretleri ve İmam Şafii’nin de o mücadeledeki fonksiyonu gerçekten takdire şayan. Hususan İmam Şafii’nin Fıkıh Usulü konusunda attığı temel ve özellikle de Hadis konusundaki neşriyatı, onun hem bulunduğu asır açısından rahatlatıcı hem de sonraki asırlar için yol gösterici mahiyette.

Konu Hadisler olunca sıcağı sıcağına duyulan küçük bir mevzu bile hemen dikkati mucip olabiliyor. Bir cümle bile olsa, arkasında büyük bir fikri sakladığı için küçük görülmeyip bir anda insanın âlemini kaplayabiliyor.

Hadisleri Kim Reddeder?

“Kur’an’ı ön plana çıkarma” başlığı altında Hadisin reddedilmesi meselesinden bahsediyorum.

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, Hadisi reddetme fikri, iki ayrı kesimden gelir. Dini sevmeyen, din ile kavgalı olanlar birinci kesimi oluşturur ki bunlarda toptan reddetme söz konusudur. Buna Kur’an da dâhildir. Fakat ikinci bir kesim vardır ki bu, birincisinden daha tehlikelidir. Bunu fark etmek için bunların söylemlerine ve söylemlerinin yankılarına bakmak yeterlidir. Nitekim birinci kısmın kim olduğu, din aleyhtarlığı belli olduğu için onlara karşı daha dikkatli ve tedbirli olunabiliyor. Ancak aynı şey bu ikinci kısımda pek mümkün olmuyor. İçeriden gelen bir itiraz, dışarıdan yapılan saldırıdaki kadar kolay savuşturulmuyor. Üstelik bunlar ekranlarda çok sık görülerek insanları yönlendirme pozisyonunda olan, itibar edilen, fikirleri benimsenen kişiler olunca durum daha da ciddi bir hal alıyor.

Fikirleri “dini bid’at tortularından arındırma,” “peygamberi iftiralardan kurtarma” gibi cümleler eşliğinde geldiği için pek çok insan bunu önkabulle hemen benimseyebiliyor ya da en azından mütehayyir kalabiliyor. Öyle ya, dinin bid’atlardan arınmasını kim istemez ki! Resulullah’ın (a.s.m.) iftiralardan kurtulması her mü’minin arzu ettiği bir şey değil midir?

Oysa bu o kadar da masum değildir.

Niyetlerini sorgulamıyoruz. Kimsenin niyetini sorgulamak kimseye düşmez. Ancak söyledikleri ve yaptıkları, bunun çok tehlikeleri havi olduğunu alenen gösteriyor. Hadis devreden çıkınca Kur’an’ı hangi akıl izah eder? yazısına devam et

Neden çocuklar oturuyor?

Sımsıcak ve bunaltıcı bir hava var. İstanbul’un kalabalık semtlerinden birinden hareket eden otobüs, yine ve yeni maceralara hazır vaziyette yoluna devam ediyor. İçerisi tıklım tıklım.

Böyle bir havada, yer bulabildiği için kendisini mutlu addeden birkaç kişi haricinde konuşacak havada olan pek de yok gibi. Yer bulamadığı için ayakta kalan birkaç yaşlı, en azından yaslanabilecek bir köşe bulduğu düşüncesiyle avutuyor kendisini. Elindeki kitabı yelpaze gibi sallayıp serinlemeye çalışanlar en fazla bunalma emaresi gösterenler arasında.

Otobüs bir sonraki durağa yanaşınca, bu kalabalığa yeni yolcular dâhil oluyor. Hatta ön tarafta nefes almaya yer kalmadığı için orta ve arka kapıdan binenler oluyor. Arka kapıdan binenler arasında bir anne ve 10-12 yaşlarındaki oğlu var. Kan ter içinde kalan annenin o halini gören gençlerden birisi hemen kalkıyor ve ona yer veriyor. Toplu taşımacılıkta takdirle karşılanan bu hareket, o an için de olumlu bir havaya neden oluyor. Ancak az sonra olanlar akıllarda kimi olumlu, kimi olumsuz pek çok düşüncenin dolaşmasına sebep oluyor. O anne kendisi oturmak yerine, boyu kendi boyuna ulaşan çocuğunu oturtuyor…

Otobüsün orta koltuklarında da bir babayla kızı oturuyor. Yine akıllarda dolaşıp duran onlarca düşünceden habersiz, tatlı bir sohbete dalmışlar. “Ayakta o kadar yaşlı insan varken 10-12 yaşlarında bir çocuk neden oturuyor?” Kimisi bakışlarıyla bu cümleyi anlatmak için çok uğraşıyor ancak ne baba ne de kızı onları görecek durumda.

Cam kenarına oturttuğu kızını korumak için her şeyi yapacağı alenen belli olan baba, az sonra telefonunun çalmasıyla göğsünde kavuşturduğu kollarını ayırmak zorunda kalıyor. Oldukça nazik bir tonda ve üslupta konuşmaya gayret ediyor ancak her zaman bu ölçüyü tutturmakta başarılı olamıyor. Derken, telefonu kızına uzatıyor ve onun da birkaç “kelime” konuşmasını istiyor. Kız istemediğini belirtiyor kaş göz hareketleriyle. Hatta başını cama doğru çevirip bu kararında ısrarlı olduğunu gösteriyor ama adam telefonu kızın kulağına dayıyor.

İşte bundan sonra otobüste duyulan en yüksek iki sesten birisi otobüsün uğultusu, diğeriyse hiç şüphesiz bu kızın konuşmaları oluyor. Adeta az önceki isteksiz kız gidiyor, yerine bir başkası geliyor. Yüksek denecek seviyede yaptığı konuşmasını ister istemez herkes dinlemek zorunda kalıyor. Zaman zaman pek çok başın birden istemsizce o yana döndüğü, zaten o istikamette olup da büyüyen gözlerle bakanların olduğu sahnelere sebep olan o tiz sesiyle attığı kahkahalar, kalabalık ve sıcaktan bunalan insanların sinirlerini iyice geriyor.

Arka taraftan yükselen homurdanmalar kızın bulunduğu bölgeyi aşıp önlere doğru ulaşıyor ancak bir yol bulup da kızın soyutlandığı âleme girmeyi başaramıyor.

Çok bilmişvari konuşmaları, arada bir yaptığı ve hemen gülmeye başladığı için sonunu kimsenin anlayamadığı ince esprileri kimseyi güldürmüyor. Ve bu hal, birkaç durak boyunca devam ediyor…

Bütün bunlar olurken babanın sakin hali dikkatlerden kaçmıyor. O yine koruyucu baba pozisyonunda etrafı izlemeye devam ediyor.

Sonunda telefon kapanıyor ve anında içeriye sessizlik çöküyor. Derinden çekilen “oh”ların bazıları duyuluyor bu sessizlikte.

Kızını incitmemek için çok gayret gösteren babanın, hafifçe ona doğru meylederek “Kalabalık ortamlarda biraz daha kısık sesle konuşmalısın” uyarısında bulunmasını takdirle karşılayanlar oluyor elbette. Ama bu nezaketin hiç değilse bir kısmının da otobüstekilere gösterilmesi gerektiği kanaatini taşıyanlar, hatta burada bir ironi görenler de olmuyor değil.

Ve az sonra baba ve kızı kalkıp inince, genel bir rahatlama havası dolaşıyor otobüste. Kimisi kendi kendisiyle konuşarak, ama sesini yanındakilerinin de duymasını istercesine, rahatsızlığını dile getiriyor. Otobüsün orta kısmında bulunanlardan birisi de “Nesiller değişti, saygı kalmadı” diye iç geçiriyor.

Konuşmak için fırsat kollayanlardan birine gün doğuyor ve “Yok, yok. Başkası değil” diyerek fikrini paylaşmaya başlıyor: “Ne yapıyorsak biz kendimiz kendimize yapıyoruz. Kendi çocuğumuzu koruyacağız derken başkasını görmüyoruz, toplumun değerlerinden uzaklaştırıyoruz. Sonra da nesiller değişti, saygı kalmadı diye şikâyet ediyoruz.”

Otobüsün durağa yanaşmasıyla bu yorucu ve boğucu yolculuk son buluyor ama akıllarda hareketlenen düşünce yolculuğu son bulacağa benzemiyor.

 

Temeli bozuk atılmış hiçbir yapı, üst katları tamir edilmekle (ya da süslenmekle) sağlam olmaz. Sadece göze hoş görünür.

Ayet-i kerimenin işaretiyle, şeytan, müminle dost olmaz. Süslü halleri, esaslı birer kamufledir. Böyle böyle mü’mine yaklaşır. En çok yaklaştığı an, en çok zarar verme hamlesinde bulunacağı zamandır.

NEBEVÎ NEFES: ÖMER BİN ABDÜLAZİZ

Saray ortamlarında yetişmiş ve rahatlıklar içerisinde büyümüş birisi olan Ömer bin Abdülaziz’in hayatı, bir gecede değişir. Zengin birisiyken aniden fakir oluverir. Süslü ve pahalı giysiler giyerken, yıpranmış kumaştan kıyafetlerle idare etmek zorunda kalır. Bunun sebebi, saray imkânlarından mahrum bırakılması değil; aksine, kendi özgür iradesiyle bunu istemesidir. Başkalarının bunun nedenini anlaması kolay olmaz ama onun düşüncesi çok başkadır. Çünkü o, talep etmediği halde omuzuna yüklenen “halifelik” gibi yüksek bir görevin manevi sorumluluğu altında ezilmektedir. İşte asıl olay, halifelik gecesinden sonra başlar.

Ömer bin Abdülaziz’in yaşadığı zaman, birbirinden çok farklı ve belki de taban tabana zıt denebilecek iki dönemden oluşur. Birincisinde gözlemcidir. İkincisinde ise aktiftir, hatta başroldedir. Bu dönemler özetle şöyledir:

1. Dışta savaşların hükümran olduğu, dâhildeyse iç çekişmelerin dinmek bilmediği için insanların büyük sıkıntılar içerisinde olduğu çocukluk dönemi: Bu dönemde genel olarak üçbaşlılık hâkimdir. Mekke-Kûfe-Şam arasında sürmekte olan üçlü iktidar kavgası kardeşi kardeşe düşürmekte ve İslam âleminin bağrına saplanmış bir hançer gibi kanatmaktadır. Her ne kadar tedavi olarak uygulanan bazı tedbirler, zaman zaman akan kanı durdursa da asıl sorun olan çokbaşlılığa müdahale edilemediği için hançer her hareket ettiğinde kanama yeniden başgöstermektedir.

Buna ilave olarak bir de nerede, ne zaman harekete geçeceği belli olmayan Haricilerin isyanları vardır ki, bu hareket, hem bu üç iktidarın hem de halkın korkulu rüyası haline gelmiş, gününü-gecesini çekilmez kılmıştır.

İktidar kavgaları, isyanlar, istikrarsızlıklar… İnsanlar artık bu kâbusun bir an önce bitmesi için İlahî bir nurun imdada yetişmesi için sürekli duadırlar. NEBEVÎ NEFES: ÖMER BİN ABDÜLAZİZ yazısına devam et

Kayıp Ekmek Operasyonu

Bugün yine bir kitap üzerinden bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.

CNR Kitap Fuarı’nın ikincisi bu yıl mart ayının başlarında düzenlendi (TÜYAP Bursa Kitap Fuarı ise bugün açıldı. 14-22 Mart tarihleri arasında kitap severlere hizmet verecek). Önceki yıla göre biraz daha hareketli olan CNR fuarında en çok dikkatimi çeken husus, çocukların kitaplara olan ilgisiydi. Fakat en çok alınan kitapların diğerlerinden farklı bazı özellikleri olmalı…

Acaba ne olabilir? Birini ötekine göre cazip kılan, çocuğun dünyasında onu ötekine tercih ettiren özellik ya da özellikler nelerdir? Çocuklar ne gibi kitaplar hayal ediyorlar? Yayınevlerinin hazırladığı kitaplar ne ölçüde onların hayal dünyasındaki canlılığa yetişebiliyor?

Küçük yaştaki çocukların renkli dünyası ve buna bağlı olarak da henüz gelişmekte olan kendilerini ifade etme özellikleri bağlamında bakınca çocukların ne ölçüde doğru anlaşıldığı meselesi biraz tartışmalıdır. Ama genel kabul görmüş en yaygın sisteme göre, alternatifler belirlenir ve çocukların en çok rağbet gösterdikleri üzerinde çalışmalar yoğunlaştırılır.

Okul öncesinde çocukların etkileşim kurabilecekleri; görerek, dokunarak, hatta koklayarak içine girebilecekleri çalışmalar ön planda. Burada kitap piyasası ikinci plandadır dersek yeridir. Bir yönüyle oyuncak, bir yönüyle kıyafettir ama asıl itibariyle hem eğlendiren hem öğreten konsantre bir materyaldir çocuk kitabı.

Okul öncesi için durum böyle fakat daha büyük yaştaki çocuklar için bir kriter belirlemek nispeten zordur. Biraz yetişkinler gibi… Çevrenin durumuna göre, televizyonda izlediklerine göre değişiklik arz edebiliyor onların öncelikleri.

Dolayısıyla okul öncesinin piyasasını biraz yetişkinlerin hayal dünyası ve onu desteklediği ölçüde teknolojik imkânlar belirliyor dersek herhalde yanlış olmaz. Fakat okul dönemindeki çocukların ilgi alanları zamana göre değişiklik arz ediyor. Kayıp Ekmek Operasyonu yazısına devam et

“Oralar tehlikeli. Kalk gel memleketine!”

“Güzel gör, hem güzel bak; tâ güzel düşünmeli.
Güzel bil, hem güzel düşün; tâ leziz hayatı bulmalı.”
(Bediüzzaman Said Nursi, Lemeât)

Günün yorgunluğu üzerime çökmüş bir vaziyette akşam eve geliyorum. Bir elif miktarı soluklandıktan sonra ziyaret amacıyla abimlere geçiyorum. Akşam haberleri henüz başlamış, herkes ekrana kilitlenmiş. Çocuklar dâhil… Haberlerden sonra çizgi film izleyecekler, sıralarını bekliyorlar. Kısa bir selamlaşma ve halleşmenin ardından uygun bir yere oturup ben de katılıyorum aynı halkaya. Bir süredir bakmamıştım haberlere. Bu vesileyle iyi de olacak diye geçiriyorum içimden.

Sunucu vızıldayan bir tonla “Bir yan baktın cinayeti daha!” deyip duruyor. Aman Allah’ım! Yine mi cinayet? Bu insanlar birbirlerine bakmayı bile cinayete sebep kılabiliyorlar demek ki!

Derken haberin videosu ekrana geliyor. Birkaç kişinin birisini zapt etmeye çalıştığı birkaç saniyelik bir görüntü defalarca dönüp duruyor ama sunucunun anlattıkları bir türlü bitmiyor.

Çok şükür, sonraki habere geçiliyor… Sunucu bu sefer nefesi tükenircesine bağırarak bir şeyler anlatıyor. Sanki güç yetiremediği bir olay olmuş da insanları yardıma çağırıyormuş gibi bağırıyor. Okula yeni başlayan çocuklardan bir tanesi sunucunun anlattıklarını dinlemeden televizyonun alt tarafında beliren haber başlığını heceleye heceleye okuyor: “Fi-dan bom-ba-sı.” Birkaç kez tekrar edip yazılanı anladıktan sonra hemen sormaya başlıyor: “Fidan Bombası nasıl oluyor? Çok mu tehlikeli bir bomba?”

Gülümsüyorum ve bunun öyle bir bomba olmadığını, çok önemli bir haber olduğu için böyle bir başlık tercih ettiklerini anlatıyorum. Anlamış gibi “Haa” yapıyor. Ama anladığını sanmıyorum.

Sonraki haber açıklaması oldukça merak uyandırıcı: “Pompalı tüfekle sevdiğinin evini bastı.”

Sunucu yine aynı, mahalleyi ayağa kaldıran ses tonuyla anlatıyor ve sevdiği kızı vermedikleri için çareyi, pompalıya evi basmakta bulan gencin haberini de dakikalarca anlatıp duruyor. Ruhum daralmaya başlıyor. “Yok mu yüreklere su serpecek bir haber?” Fakat sonraki haberler daha ruh karartıcı.

Feci bir kaza haberi…

Sonra kız kardeşini yakan bir ablanın haberi…

Allah’ım yardım et! Bizim halimiz ne olacak?

Bir yerde nefret cinayeti, bir kaza haberi daha…

Yaklaşık yirmi dakika içerisinde ruhum daraldı. Artık kalkıp gitmek istedim.

***

Sadece bir akşam değil, her akşam dönüp duruyor bu haberler. Artık iletişim imkânları arttığı için yalnız Türkiye değil, dünya haberlerine kolayca ulaşılabildiği için adeta bütün dünyanın sıkıntılarını bir saatte insanın omuzuna yüklüyorlar. “Acaba bugün haberlerde neler var?” diye ekranın başına oturan bir insanın bütün keyfi yerle bir oluyor. Ben merak ediyorum. Her akşam bunları izleyen bir insanın psikolojisi nasıl sağlam kalabilir? Nasıl olur da tahammülsüzlük baş göstermez?

Elbette haberler tamamen kötüdür şeklinde toptancı bir yaklaşımla olaylara bakmak doğru değildir. Böylesi haberler de her cihetten kötü değildir. İnsanın ibret ve tedbir alması ve böylesi olaylara tevessül etmemesi bakımından en azından uyarıcı etki yaparlar.

Fakat medya, dikkat çekecek, izleyiciyi cezbedecek, “haber değeri olan” olayları mercek altına alıyor ve bunların hepsini bir anda, bir kapta takdim ediyor. Sanki kadrajın dışı diye bir şey yokmuş, âlem bundan ibaretmiş gibi bir üslupta sunuyor. (Kendi penceresinden gördüğü şekilde yorumladığı haberleri söylemiyorum bile.) Bunlar da insan ruhuna ağır geliyor. İnsan kendi dertlerinin üstesinden gelmekte zorlanırken bir de bu yoğunlaştırılmış kara haberler altında eziliyor.

Bir defasında memleketten bir dostum aradı ve durumumu sordu. Birkaç kez iyi olduğumu söylediğim halde tekrar nasıl olduğumu sorunca ben de “Bir şey mi oldu?” diye sordum.

“Az önce haberlerde izledim. Sizin oralar karışmış” dedi. Allah Allah! Benim olaydan haberim yok ama o haberlerden öğrenmiş…

Biraz haberin detayını anlattıktan sonra söylediği şu söz, medyanın insan üzerindeki tesirini benim âlemimde çok güzel resmetti:

“Oralar tehlikeli. Kalk gel memleketine!”

Ertesi gün araştırınca ancak olayın aslını öğrendim. Ama olay kapanmış, gitmişti.

İşte medyanın mahareti! Küçük bir olayı nasıl anlatmışlarsa bizim güvenle yaşadığımız yerleri, arkadaşımın zihnine “tehlikeli” olarak aksettirmeyi başarmış.

Haberlerin insan psikolojisi üzerindeki etkisini bir arkadaşımla konuşurken “RTÜK’ün buna müdahale etmesi gerekir” dedim. Arkadaşım da “Yıllardır böyle oluyor. RTÜK niye değiştirsin ki? Şayet bir sıkıntı olsa zamanında müdahale ederdi” dedi. Ancak zamanında böyle değildi. Eskiden bu kadar yoğunlaştırılmış cinayet, cinnet, kaza, felaket, dolandırıcılık, aldatma, yıkma, yakma haberi yoktu. Şimdi anında her yerden, her türlü haber alınabiliyor. Pek çok olay naklen izlenebiliyor.

O zaman o arkadaşıma demiştim:

Nasıl ki RTÜK şiddet içerikli dizi ya da programları daha geç vakitlere kaydırıyorsa böyle haberleri de o saatlere kaydırmalı. Hiç değilse o vakitte çocuklar izlememiş olur. Ya da nasıl ki televizyonlar spor, hava durumu gibi taksimat yapıyorlarsa bu haberleri de bu şekilde taksim etmeliler. Ve bunların sıraları, hatta saatleri belli olmalı. Gazetelerde “3. Sayfa” meşhurdur. Dileyen okur, dileyen bakmadan atlar, sonraki haberlere geçer.

Arada bir güzel ve insanı umutlandıran haberler de olmuyor değil. Ama bu kadar kara haberin arasında onlar da devede kulak kalıyor. Bu yüzden bir hal çaresi bulmak icap ediyor.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu bir şey yapar mı bilemiyorum ama en azından herkesin kendisini muhafaza etmesi gerekiyor. Nasıl ki her programın herkese hitap etmediğini gösteren işaretler konuyorsa, nasıl ki anne babalar çocuklarına her filmi izletmiyorsa, aynı şekilde anne babalar kendi ruh sıhhatini bozacak programlara karşı bir şekilde sınırlandırma getirmek durumundalar. Yetişkin bile olsa insanı etkileyen, bilinçaltını şekillendiren bir etkisi vardır medyanın zira.

RisaleHaber.Com

Gidişat umut verici

İkinci CNR Kitap Fuarı’nı da geride bıraktık. 28 Şubat-8 Mart 2015 tarihleri arasında düzenlenen fuarı, önceki yıla göre daha hareketli buldum. Bu şekilde birkaç yıl daha devam etmeyi başarabilirse ilgi ve alakanın kat kat artacağı kanaatindeyim. Edebilirse diyorum, çünkü biz genelde çok hızlı başlayıp hızlı netice bekleyen bir yapıya sahibiz. Olmayınca da büyük emekleri bir kalemde silip atabiliyoruz.

Fiziksel artılar

CNR, ulaşım imkânları bakımından daha merkezi bir konuma sahip. Okurun kolay ulaşması düşünülünce bu hiç de yabana atılacak bir husus değil.

İkinci olarak, otoparkının ve fuar girişlerinin ücretsiz olması da takdire şayan bir özellik ve bu fuarı ötekilerinden bir adım öne çıkarıyor.

Fuar alanının genişliği, yeme içme bölümlerindeki çeşitlilik ve alternatifler, sosyal aktivitelere yönelik çalışmalar da dikkatlerden kaçmıyor.

Bu sene özel yer verilen “Nakkaşhane” bölümü enfes olmuştu. Şimdilerde çabucak basılıp okuyucuya ulaşan kitapların bir zamanlar ne gibi emekler verilerek, okuyucuya ulaşması için nasıl aşamalardan geçerek hazırlandığını resmetmesi bakımından önemliydi.

Geçen seneye göre bu sene öğrenci sayısı daha fazlaydı. Ferdi katılımların yanısıra, öğretmenleriyle beraber gelen çok sayıda öğrenci görebildik. Boş bulduğu bir yere çökmüş, az önce aldığı kitabı hemen merakla açıp incelemeye başlayan öğrenciler, belki de fuarın en tatlı yanını oluşturuyorlardı.

Çocuklara yönelik kitap ve faaliyetler

Özellikle çocuk kitaplarına rağbetin daha fazla olduğunu gözlemledim. Hatta çocuklarının zoruyla gelen ebeveynler de vardı. Bunların işi zor tabii. 🙂 Ama belki çocuklarının vesilesiyle ilerleyen zamanlarda onlar da birer kitap kurdu olur ve hatta bu sefer de onlar torunlarını ikna edip bu kitap cümbüşüne getirirler. Belli mi olur? Fakirin ekmeği umut…

Kitap cümbüşü demişken, geçen sene bizim küçük Süheyl’le beraber fuara gitmiştik. Orada çok eğlenmişti. Özellikle çocuk eğlence bölümüne bayılmıştı. Akıl oyunları, zekâ aktiviteleri falan biraz onun yaşına göre büyüktü ama özellikle palyaçolar, kostümlü çizgi film kahramanları, engelli koşu parkuru çok dikkatini çekmişti.

Geçen sene fuardan aldığımız bir kitap vardı. Birkaç gün önce–henüz fuar başlamamışken–o kitabı gördü ve “Eğlenceli kitap yerine gidelim” dedi. Anlamamız biraz zaman aldı ama neticede bizi keyifle güldürdü. Biz de “Gideceğiz” dedik ve yine hep beraber gittik. (Sanırım bu sene o bölüm yoktu. Ya da biz bulamadık.) Yani küçük çocuklara yönelik bu aktiviteler ne kadar da faydalıymış. 3,5 yaşındaki çocuk, bir sene önceki eğlenceyi henüz unutmamış…

Birkaç husus

Kervan yolda dizilecek ve her yeni fuar, bir öncekinden daha tatminkâr olacak, bunda şüphe yok. Ben sadece dikkatimi çeken birkaç noktaya işaret etmek istiyorum.

Fuar gidiş gelişlerinde yol boyunca billboardlarda pek bir reklam göze çarpmıyordu. Merkezi yerlerde tek tük gördüm. Fakat fuar alanına doğru, yolun sağına soluna da afişler, reklamlar asılmalıydı. Fuara gelmeyeceklerin bile CNR’da kitap fuarının olduğunu bilmesi, en azından zihinlerde yer ederdi. Hiç olmazsa, aracıyla ilk defa gelen ve fuar alanını bilmeyen kimselere kolaylık sağlayacak şekilde levhalar, yönlendirici reklamlar asılabilirdi.

Acaba fuar zamanı için neden mart ayı seçildi? Neden şubat ya da nisan değil? Bunun bir sebebi muhakkak vardır ama ben yine de gerekçemi ifade edeyim: Çünkü mart ayı geçiş dönemi olduğu için çok kararsız hava şartları olabilmekte. Soğuk hava şartlarında insanların evlerinden çıkmaları güçleşiyor. Tamam, gerçek okuyucular bir yolunu bulup muhakkak gelirler ama gelmek isteyip de gelemeyenlerin sayısını da önemli ölçüde etkiliyor bu durum. Yayınevi çalışanlarının bile “Görevli olmazsam bu havada evden çıkmazdım” dediğine şahit olduktan sonra bu kanaatim iyice pekişti.

Stantlar konusunda bir şeyler yapılır mı bilemiyorum ama çok statik, yalın ve tekdüze bir görünümleri var. Daha renkli, dikkat çekici ve farklı dekoratif özellikleri olan stantlar katılımcıları cezbedecektir.

Gidişat umut verici

Tarizen şunu da söylemek isterim ki, Tüyap’ta ciddi boy gösteren bazı yayınevlerinin burada olmaması ideolojik birtakım sıkıntıların hâlâ çözümlenmediğini gösteriyor. Tam olarak neler oldu, neler konuşuldu ve yaşandı bilemediğimiz için bir şey diyebilmek çok zor ama en azından bazılarının hâlâ birtakım prangaların esiri olmaktan kurtulamadığını üzülerek görüyoruz. Gerçi önceki sene olmayıp bu sene katılanlar da yok değildi. Bu da hayırlı bir gelişme…

Her ne olursa olsun Basyaybir’in omuzladığı bu faaliyeti devam ettirmesi, geliştirerek sonraki dönemlere aktarması gerekiyor. Hatta ilerleyen zamanlarda uluslararası bir kategori bile kazandırabilecektir. Sanırım bu sene de katılan birkaç yabancı yayınevi vardı. Bu güzel bir gelişme. Şimdilik Afrika ve Asya kıtaları bunun için daha müsait görünüyor. İlerleyen dönemlerde bu yelpaze daha da genişleyecektir.

Bazı yayıncı arkadaşlarla görüştüm. Bütün konuşulanları özetleyecek olan kanaatlerini ortak şu cümlede toplayabiliriz:

“Henüz istenen bir düzeye ulaşılabilmiş değil, ama gidişat umut verici.”

 

Bir pencereye iki manzara

Her insanın, küçük âlemle büyük âlem arasına yerleştirilmiş sürgülü bir penceresi vardır. Bu sürgü hangi tarafa çekilirse, diğer tarafla olan irtibatı ve teması ziyadeleşir.

Herkesin büyük âlemle irtibatı bu pencerelerle sağlandığı için kimin penceresi ne kadar açıksa o ölçüde dünyayla alakası artar.

Şu âlemde görünen her ne varsa insanın kendisinde bitiyor. Her bakış, her duyuş, her dokunuş büyük âlemden küçük âleme ulaşan küçük, bir o kadar da derinlikli bir yolculuğu başlatır. Küçük âlemdeki çalkantılar ya da sükûnet, insanın bunlara verdiği tepkinin şekline göre arz-ı endam eder.

Büyük âlem, imtihan dünyası… Küçük âlem, yani ebediyete uzan yolun başlama noktası…

Bu nokta-i nazardan bakınca, kimin büyük âlemle bağlantısı fazlaysa küçük âlemi o ölçüde dışa bağımlı tepki verir.

İzlediği haberlerden etkilenip “Burada yaşanmaz!” tepkileri de, sosyal medyada yer alan paylaşımlardan yola çıkarak en yakınlarına karşı verdiği fevri tepkiler de bunun neticesindedir.

İmam-ı Rabbanî Mektubat‘ında âlem-i sağir ve âlem-i kebir mukayesesi yapar ve her birinde insanın seyr-i sülukunun olduğunu belirtir. Aynı şekilde Bediüzzaman’ın Meyve Risalesi‘nin Dördüncü Mesele’sinde verdiği daireler örneği de bunun en güzel izahlarından biridir. Kim, hangi daireye ne kadar önem verirse diğer dairelere olan ilgisi, hizmeti o nispette azalır.

Özetle, her iki âlemin selameti için sürgü’nün dengesini iyi kurmak icap ediyor.