Basından

Röportaj: Serhat Ural

İkram Arslan ile Halid bin Velid’i, yazarın dünyasındaki yerini ve Peygamber efendimiz (S.A.S) arasındaki ilişkiyi konuştuk.

İslam tarihi alanında Nebevî Nefes: Ömer bin Abdülaziz kitabı ile adından bahsettiren İkram Arslan ikinci kitabı Allah’ın kılıçlarından bir kılıç: Halid bin Velid’i okuyucularıyla buluşturdu. Nesil Yayınları’ndan çıkan kitap ile yazar bir yandan Cahiliye kasırgasının her şeyi savurduğu bir hengâmede tatlı bir esintiyle doğan ve ruhlara huzur üfleyen İslamiyet’in ilk yıllarını ele alırken diğer yandan Halid bin Velid’in zaferleri çerçevesinde İslam’ın ilk fetihlerini anlatıyor. Halid bin Velid’in çocukluk kahramanı olduğunu ifade eden yazar İkram Arslan, onu kısaca şöyle niteliyor: “Halid bin Velid’in hiç yenilgi almaması, fıtratın gayeyle buluşmasıdır.”

Biz de yazar İkram Arslan ile Halit bin Velid’i, yazarın dünyasındaki yerini, hangi duyguları hissettiğini ve Peygamber efendimiz (S.A.S) arasındaki ilişkiyi konuştuk.

fgbkhbv

İslam’ın İkinci Ömer’i olarak anlatılan Ömer bin Abdülaziz’le ilgili romanınızdan sonra Allah’ın kılıcı lâkabı ile tanınan kumandan sahibi Halid bin Velid’in romanını yazdınız. Bu isimleri seçmenizin neden neydi?

Halid bin Velid benim çocukluk yıllarımdaki kahramanımdı. Yayın hayatına, daha doğrusu yazarlığa ilk olarak Halid bin Velid’le merhaba demeyi düşünüyordum.

Fakat Ömer bin Abdülaziz hiç dünyamda yoktu. Dahası, ben çok az tanıyordum onu. Her şey bir merakla başladı. Kim olduğunu öğrenmek için bir kitap temin edip okudum. Okudukça ona hayranlığım arttı ama bir taraftan da bu kadar önemli bir şahsiyeti nasıl olur da bu kadar az biliyorum diye çok hayıflandım. Belki de herkes biliyordur da ben bilmiyorum diye düşündüm bir süre. Ancak ilerleyen günlerde durumun pek de böyle olmadığını fark ettim. Çünkü pek çok kişiyle konuşup onlara Ömer bin Abdülaziz’i sordum. Aldığım cevapları üç kategoride topluyorum. Birinci grup benim ilk başlarda bildiğim kadar bir bilgiye sahipti. İkincisi, sadece onun iyi biri olduğunu biliyordu, o kadar. Üçüncüsü, ismini bile duymamışlardı. İşte o zaman ben onun saklı kalmış bir hazine olduğunu ve herkese ulaştırılması gerektiğini anladım. Bu düşüncelerle başladım Ömer bin Abdülaziz’e dair çalışmalarıma. Yayınlandıktan sonra çok güzel geri dönüşümler aldım. Ve bunların çoğu, ilk defa duyup okuduklarını söylüyorlardı.

Nebevî Nefes yayınlandıktan sonra Halid bin Velid’e dair çalışmalarım başladı. Böylece ilk yazmayı düşündüğüm kitap ikinci olarak yayınlanmış oldu.

Ömer bin Abdülaziz ile Halid bin Velid’in sizin dünyanızdaki yeri nedir?

Bu iki isim karakter olarak çok farklı olmalarına karşın her ikisi de kendi alanında önemli başarılara imza atmış şahsiyetlerdir. Kendi alanlarında diyorum, çünkü birisinin fevkalade bir savaş yeteneği var ve o alanda eğitim almış, diğerinin ise ömrü saraylarda ve bürokratlar arasında geçmiş. Her ikisi de taliplisi olmadan bu göreve getirilmiş ve görevlerinin hakkını fazlasıyla vermişlerdir. Bu çok önemli bir noktadır; makama talip olmamışlar ama göreve getirildikten sonra bütün yeteneklerini bu doğrultuda kullanmışlar. Birisi, o zamanın şartları gereğince, kılıçla; diğeriyse, yine şartları muvacehesinde, kalemle/kelamla mücadele vermiş. Yani özetle, fıtratları doğrultusunda, canla başla İslam’a hizmet etmiş iki önemli şahsiyettir benim dünyamda.

Tarihi romanlar yazımına dikkat edilmesi geren eserlerdir. Çünkü tarihe mal olmuş önemli şahsiyetlerin yanlış anlatılması çok farklı sonuçlara sebep olabilir. Özellikle bu isimlerin İslam tarihinde önemli bir yeri var. Peki, siz bu eserlerinizde nasıl bir yol izlediniz? Hangi eserler üzerinde çalışarak kurguda neleri esas aldınız?

Kesinlikle öyle… Yaşamış bir insan ya da olmuş bir olay nasıl anlatırsa, okuyucunun dünyasına öyle yerleşir. Bu yüzden bilinen şahısların adı kullanılarak, hiç olmamış şeyleri onlara isnat ederek anlatmak, onlara büyük bir haksızlıktır. “Bu tamamen hayal mahsulüdür” demekle de mesuliyetten kurtulmuş olamaz yazar. Elbette tarih, salt roman okunarak öğrenilmez. Fakat bu, yanlış bilgi de kullanılabilir anlamına gelmez.

Ben kaynakları esas alarak çalıştım ve romanın sonunda da yararlandığım kaynakları paylaştım. Bilgilerin doğruluğunu teyit etmek için farklı farklı kaynaklara da başvurdum. Kurguda da kaynaklarda yer alan bilginin ruhuyla çelişmemeye çok dikkat ettim. Okuyucunun dünyasında yanlış izlenimler bırakabilecek üslup ve tasvirlerden de elimden geldiğince uzak durmaya gayret gösterdim.

Peki, bu önemli isimleri yazarken sizin dünyanızda nasıl bir etkisi oldu? Hangi duyguları hissettiniz?

Tarih kitaplarının sayfalarını çevirdikçe kendimi tarihte seyahat ediyormuşum gibi hissettim. Burada ayrı bir gizem var. Özellikle Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselama dair bilgiler çok sağlam kaynaklar tarafından kayıt altına alındığı ve detaylarıyla bilindiği için, bunları düşündükçe insanın kendini onlar arasında hissetmesi zor olmuyor. Bir de Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamın ne zorluklar çektiğini, sahabilerin ne büyük pahalar ödeyerek onu korumaya çalıştıklarını ve İslam’ın nasıl zor bir süreçten geçerek bugünlere ulaştığını, insan yakinen hissediyor. O günün şartlarında insanlar her şeyleriyle bu davaya hizmet için koşmuşlar… Bu çok ibretli bir manzaradır.

Halid bin Velid’in İslamyet’i seçmesinde kardeşi Velid bin Velid’in umre için Mekke’ye geldiği zaman kendisine yazdığı mektubun etkisi var mıdır?

Evet, çok büyük etkisi var. Tabii öncesinde kendisinin yaptığı bir iç muhasebe var. Günlerce içini kemiren ve bir türlü bir çıkış yol bulamadığı günlerde kardeşinden gelen mektup, bir türlü çözemediği düğümleri bir bir açmasına ve kararını vermesine yardımcı olur. Mektupta Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamın da onun hakkında söyledikleri var. Bu da onu çok etkiler. Bu mektupla adeta kararmış ufku aydınlanır.

Halid bin Velid’in bütün savaşlarda muzaffer olmasının maneviyatıyla olan ilişkisini anlatır mısınız?

Ben bunu kısaca şöyle niteliyorum: Halid bin Velid’in hiç yenilgi almaması, fıtratın gayeyle buluşmasıdır. Ve bunu destekleyen, hatta perçinleyen bir peygamber sözü vardır. Onun ruhunda savaşçı bir karakter gizlidir. Ancak İslam’la buluşuncaya kadar kabadayılık üzerine tesis edilmiş bir savaşçılıktır bu. İslam’la birlikte sağlam bir mecra bulur ve emin bir şekilde cereyan eder bu karakter. Ve böylece, savaş meydanlarını en mesut aile toplantılarından daha tatlı bulan Halid bin Velid, çok kısa bir zamanda büyük başarılara imza atmaya başlar. Çünkü hedefinde İslam’ı dünyaya ulaştırmak vardır. Bu büyük gayesini at sırtından inmeyerek yaptığı fiili dualarla birleştirince ve fıtratını da buna yardımcı kılınca, Cenab-ı Hak da onun bu samimi duasını kabul etmiş ve ona büyük muzafferiyetler nasip etmiştir.

Halid bin Velid ile Peygamber Efendimiz (S.A.S) arasındaki ilişkiden biraz bahseder misiniz?

İslamiyet’i tercih ettikten sonra birkaç ay Medine’de, Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamın huzurundan istifade eder. Sonrasında Müslümanlar safındaki ilk savaşı olan Mute’ye gider. Çok geçmez Mekke’nin fethi için yola çıkarlar. Oradan Huneyn’e, Taif’e, sonrasında da Tebük’e beraber giderler. Yani Hz. Halid, Allah Resulü aleyhissalatü vesselamın cellali yanını görür daha ziyade. Fakat hepsinde de çok büyük bir teslimiyet içerisindedir. Ondan o kadar etkilenir ve ona öyle büyük bir hayranlık içerisindedir ki, isminin mücerret anılmasına, yani saygı ifadesi kullanılmadan adının anılmasına gönlü razı olmaz.

Tarihi roman tarzının dışında başka bir edebi türde eserleriniz olacak mı?

Evet. Bir süre önce başladığım, ama biraz zaman alacağını tahmin ettiğim bir kurgu roman çalışmam var. Ama henüz çok başlarındayım. Yani asıl çalışmalarım yine İslam tarihine dair olacak. Bununla beraber nadir de olsa kurgu roman yazma düşüncem de var.

Kendiniz hangi türleri ve kimleri okursunuz?

Ağırlıklı olarak okuduğum kitaplar, İslam tarihine dair kitaplardır. Bunu, yani çalışma yaptığım konuyla alakalı kaynak kitaplarını saymazsam–ki bunlar ciddi zamanımı alıyor–çoğunlukla roman okuyorum. Çok sistematik olmasa da zaman zaman düşünce/felsefe kitapları okumak da hoşuma gider. Felsefecilerin fikirlerdeki gezintileri, tıpkı bir edebiyatçının kelimelerle yaptığı seyahat gibi bana ilginç gelir. Ve insan yapısına dair fikir verir.

Ama size isim vermekte zorlanırım. Yani okuduğum çok isim var ama yazdıklarından esinlendiğim, çıkardığı her kitabını takip ettiğim bir yazar yok. Özellikle yeni çıkan romanları takip etmeye çalışıyorum. Çünkü tıpkı insan gibi roman da canlı bir mekanizma gibi sürekli değişen bir seyir izliyor. Elbette klasikleri ayrı tutuyorum. Onlar her dönem kendilerini okutturmayı başaran bir gizeme sahipler.

Bununla beraber benim roman okumalarımın önemli bir kısmını yabancı yazarlar oluşturuyor. Onlarda–çoğunlukla–konu, üsluptan önde geliyor. Ben de anlamayı zorlaştıracak ağırlıktaki lirik bir üsluptansa rahat anlaşılır bir dil kullanmayı tercih ediyorum. Belki de bu yüzden yabancı romanlar bana daha cazip geliyor.

Sizin tarihe olan ilginiz nereden geliyor?

Tarih bana eşsiz bir tecrübeler yumağı gibi gelir. Bu yönüyle beni çok etkiler. Gerçekten de tarihte her döneme denk düşen bilgiler var. Çünkü tarihe bakarken, her ne kadar zaman, şartlar, yapılar değişse de insanın değişmediğini fark ediyor insan. Herhangi bir tarihî kıssayı ele alın, pek çok defa örneklerine şahitlik ettiğimizi hayretle göreceksiniz. Ve bu, kıyamete kadar da böyle devam edecek. Bu tekerrür hiç bitmeyecek. İbret yoksunluğundan ziyade, toplumda oluşan genel kanaatlerin insanı bir tarafa meyletmek zorunda bırakmasının bunda büyük etkisi olduğu kanaatindeyim. Her zamanın bir hükmü olduğu söylenir. Ve insan da ister istemez bu bütünün bir parçası olur. Bu sosyal akımdan uzak durmadan, ama bütün bütün de içine dalmadan, yani kendi özel sorumluluklarını, kişisel görevlerini, kalbî hassasiyetlerini ihmal etmeden hayata devam edebilenlerin tarihten yeterince ibret almış olduklarını düşünüyorum.

Sizi tarihi romanlar yazmaya iten sebep neydi?

Bunun nedeni az önceki söylediklerimden çok farklı değil. Oradaki paha biçilmez tecrübeler hazinesinden istifade etmemiz gerektiğini düşündüğüm için okumalarımı o yöne teksif ediyorum. Onların orada öylece bırakılmalarına gönlüm el vermiyor. Üzerindeki tozlar alındığında gözleri kamaştıracak parlaklıktaki güzelliklerin o karanlık raflardan indirmesi gerektiğine olan inancımın bunda büyük bir payı var. Hele konu İslam tarihi olunca bu daha da anlamlı oluyor benim için. Yani kısaca, araştırıp öğrenmek ve öğrendiklerimi paylaşmak…

Bir yazınızda ‘dünyevileşme hastalığı’ndan bahsetmişsiniz. Bizim için bu kavramı biraz açar mısınız?

Tıpkı kitaplarımda olduğu gibi zaman zaman kaleme aldığım kısa hikâye, şiir, makale gibi yazılarla da öğrendiklerimi, hissettiklerimi paylaşmayı seviyorum.

Dünyevileşme konusu da en son paylaştıklarımdan bir tanesiydi. Bu kısaca, insanın dünya malına olan tamahının artması ve maneviyat değil de maddiyat ağırlıklı bir hayata meyletmesi şeklinde ifade edilebilir. İnsanın kendisini bundan koruması çok zor. Çünkü çok sinsice/hissettirmeden insana sirayet ettiği için hiç yokmuş gibi düşündürebiliyor. İnsanı içine çeken ve yavaş yavaş manevi sorumluluklarını unutturan bir şey. Tehlikeli, manen öldürücü bir hastalık… Özellikle dünya malıyla ilgili imtihanlarda insanı savunmasız bıraktığı için tehlikeli.

Belirtileri nelerdir, nasıl korunuruz bu hastalıktan?

İbadetlerde huşunun azalması en önemli belirtisi olarak söylenebilir. Çünkü dünyaya ait işler kalbe doldurulduğu için sürekli onlar insanın hayalinde dolanır durur.

Bu biraz da mal mülkün kolay kazanılmamasıyla da ilgili bir durum. Zor elde edilen şey elbette kıymetlidir. Fakat kademe kademe, adım adım gidildiği için kalbe öyle bir yerleşir ki, bir parçası bile kaybolsa insanı büyük sıkıntı girdaplarına sokabiliyor.

Çözüm olarak benim görebildiğim iki önemli husus var ki bunları da o makalede belirtmiştim. Bunlar: Sadaka ve zekât. Nasıl ki mal mülk kademe kademe kazanıldığı için hissettirmeden insanda kuvvetli bir sahiplik duygusu oluşuyor ve insan artık ondan hiç ayrılmayacakmış gibi bir hisse sahip oluyorsa, sadaka ve zekât da aşama aşama bunların insanın elinden çıksa da bunun hayatın sonu olmadığını çok güzel öğretiyor insana. Yani “Bak, kırkta birini verdiğin halde hâlâ hayat güzelce devam ediyor. Hem sen merak etme. Mal mülk, her şey Allah’ındır. Giden de, gelen de O’nun bilgisindedir” diye insana manen güven veriyor. Kısacası tevekküle alıştırıyor insanı.

Şiirler kaleme aldığınızı biliyoruz, bir şiir kitabı çıkarmayı düşünür müydünüz?

Hayır, hayır! Öncelikle şiir konusundaki düşüncelerimi paylaşmak isterim.

Şiir şu günlerde pek fazla dikkate alınmayan bir edebiyat türü olarak kaldı maalesef. Ondaki güç, etki pek hissedilmiyor artık. Savaş başlatıp bitirme kuvvetine haiz şiirler şu günlerde kişisel web sayfalarında saklı kalmış durumda ve pek rağbet görmüyor. Piyasada pek şiir kitabı bulunmaması da bunun bir göstergesi olabilir. Olanlar da, yayınevlerinin neşrettikleri değil, şairlerin kendi imkânlarıyla bastırdığı şiir kitapları oluyor çoğunlukla. Bence usta şairlerin şiirleri neşredilmeli… Bu damarın yok olmaması için buna ihtiyaç var.

Fakat diğer taraftan herkesin usta şair olmadığı da muhakkak. Çünkü şiir yazmayı sadece hece ve kafiye uyumuyla sınırlı tutmak, abartıdan öteye bir şey olmaz. İçinde bir ruh, bir mana olması gerekiyor ki o heceleri canlandırsın ve her okuyanı adeta galeyana getirip coştursun. İşte bu ikisini başarabilen bence usta şairdir. Bu da herkesin yapabildiği bir şey değil. O, apayrı bir mevhibe…
Ve ben de kendimi şair olarak nitelemiyorum. Bu nedenle cevabım hayır oldu.

Bize anlatacağınız özel bir anınız oldu mu?

Küçük, ama bence mahiyeti büyük anlarım, anılarım oldu. Ama biraz özel olduğunu hissettiğimden, bunların bende saklı kalmasını arzu ederim…

Teşekkürler

Ben teşekkür ederim. Keyifli okumalar dilerim.

İHLAS HABER AJANSI

Bir cevap yazın