Çocuk gece uyanınca

Adam, gecenin bir vakti çocuğun sesine uyanır. Yanına vardığında nedenini anlaması uzun sürmez. Çocuğun tuvalete gitmesi gerekmektedir. Çocuğu kucaklayıp tuvalete götürür ve dönüp yatağına uzanır. Biraz bekler ama çocuk bir türlü gelmek bilmeyince kalkıp bakmaya gider. Gördüğü manzara karşısında şaşırır. Çocuk dolabın önünde oturmuş kıyafet aramaktadır.
“Ne yapıyorsun?” diye sorunca çocuk yarı açık gözlerle babasına bakar ve babasının ne demek istediğini anlamaya çalışır.
Az sonra, “Okul pantolonumu arıyorum baba.” der. Bu cümleyi duyan babasının burnunun direği sızlar. Çocuk okul vaktinin geldiğini düşündüğü için kıyafetini aramaktadır. Ama yarı uykulu olduğu için ne aradığını da bilemez halde olduğu yerde sağı solu karıştırıyordur.
“Ama saat daha gecenin 2’si.” der babası ve oğluna biraz daha uyumasını söyler. Çocuğun bu cümleyi duymasıyla yatağına dalması bir olur. Peşinden giden babası yanına vardığında uykuya dalmıştır bile.
Çocuk haksız sayılmaz. Normalde okula gitmek için uyandığında da hava karanlıktır. Saatin gecenin 2’si olduğunu nereden bilecek?
Bu manzaraya şahitlik eden babası çok duygulanır ve “Şayet sınavı olmasaydı bugün kesinlikle okula göndermezdim çocuğu.” diye içinden geçirmeden edemez.
Ders saatleri biraz daha az olsa, mesela bir saat azaltılsa bu çocuklar hayatta neyi kaçıracaklar acaba?
***
 Eğitim konusu bildim bileli sıkıntılı bir mevzu bizde. Her yapılan yenilik eskisini aratıyor. Bunu karşılayan deyim  tam da buraya oturuyor maalesef.
Eğitimde başarı konusu gündeme geldiğinde ilk akla gelen Finlandiya. Kimine göre Finlandiya örneği baydı falan deniyor ama bizim bunu deme lüksümüz yok. Şayet konumuz eğitimse ve eğitim konusunda bir şeyler yapılmak isteniyorsa kim ne yapıyor diye bakmamak çok da akıllıca olmaz. Hadi onlar dünya birincisi, onlar kadar olamayız desek bile, neler yaptıklarını, nasıl başardıklarını da merak eden sayısı çok az maalesef. Şu an onlarda uygulanmayan ne varsa bizde var dersek yeridir. Şaka gibi ama doğru. Hal böyleyken birinciliği şöyle bırakalım, çocuklara faydalı bir şeyler bile verip veremediğimiz meselesi kafalarda soru işareti olarak kalıyor.
Öyle ya? Çocukları sabah saat 7’de uyandırınca ve koştur koştur okula götürünce, okuldan aldıktan sonra da birkaç saat ders çalıştırınca, günün neredeyse yarısını harcadığını göre herhalde ilkokulu bitirdiğinde profesör olur diye düşünmeden edemiyor insan.
Ama netice öyle mi? Hayır.
PISA sınavlarında dünya birincisi gelen Finlandiya’ya bakınca şaşırmadan edemiyor insan.
Çok basit birkaç şey:
İlkokulda ödev kesinlikle yasak!
Bizde ödev öylesine yer etmiş hatta işlemiş ki ödev olmazsa bu çocuklar hiçbir şey öğrenemez noktasındayız hâlâ. Hatta velilere bile bunu anlatmak için herhalde uzun bir zaman geçmesi gerekecek. Ödev konusu, üzerinde ciddi ve uzun araştırmalar yapılmayı hak eden bir mevzu. Nitekim bazı araştırmalar da yapılmış. Bana en çarpıcı gelen şuydu: Faydası-zararı kıyaslanınca ilkokulda ödev, çocuğa pek bir şey katmıyormuş. Ortaokulda ve onda da sayısal derslerde cüzi bir miktar katkısı oluyormuş. Nitekim ödev mevzuu ciddi sıkıntıya sebep oluyor. Hele ebeveynin her ikisi de çalışıyorsa o zaman seyreyleyin gümbürtüyü. Çocuğa bir şey öğreteyim derken psikolojiler altüst oluyor maalesef.
Günlük ders 4 saat.
Günlük teneffüs süreleri ise 75 dakikayı buluyor. Türkiye’de o kadar ders saatinin arasına serpiştirilen teneffüs miktarı ortalama 45 dakika. Ortaokul, lise gibi okullarda teneffüs saatlerinin nispeten az olması elbette normal. Ama ilkokuldaki öğrencileri 40 dakika sırada oturtmak ve sonrasında kısacık bir teneffüs vermek çocukların çocukluk duygularını yoran bir durumdur.
Sınıf hareketli ve gürültülü olmak zorunda! 
Açıkçası bunu ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım. “Nasıl olur? Öğretmen nasıl ders anlatabilir ki?” demeden alamamıştım kendimi. Ama detaylarına bakınca anlamıştım meseleyi. Herkes derse katılıyor. Bu da gürültü anlamına geliyor. Hatta bizim sakin görüp de aferin dediğimiz sınıflara benzer bir manzarayı gören bir okul idaresi öğretmenlerine dava açmışlar. Gerçekten çok ilginç. Ama bizim okullarda durum farklı. Daha koşma, zıplama yaşındaki çocukların değil koşması, yüksek sesle konuşması bile yasak. Bu sene okulların açıldığı ilk gün müdür beyin hoş geldiniz konuşmasında şu cümlesine şahit oldum. “Koridorlarda, merdivenlerde koşanı görmeyeyim.” Hani merdiveni anladım da 6 yaşındaki çocuğun birkaç saat boyunca koşmaması onun hem ruh dünyasını hem de fiziki gelişimini harap eder.
Bu liste böyle uzayıp gider ama bu birkaç tanesi bile eğitimdeki sıkıntının boyutunu gözler önüne sermeye yetiyordur kanaatimce.
Elbette Türkiye’yi Finlandiya ile birebir kıyas etmek doğru olmaz. Her ülkenin kendine has sıkıntıları vardır. Bunları göz önünde bulundurmadan kıyas yapmak insaflı olmayacaktır. Ama en azından göz önünde duran yanlışların gündeme alınıp düzeltilmesi, yarınlarımızı aydınlatacak birer fener yakmak hükmüne geçecektir.