Kategori arşivi: Hikayeler

HORMONLU ELMA

Zamanın birinde, adına Firuz denen bir köyün yakınında çalışan iki arkadaş varmış. Günlerden bir gün arkadaşlardan biri pazardan satın aldığı elmalardan birini arkadaşına vermiş. “Kraliçenin elması kadar güzel ve iri!” şeklinde bir güzel de reklam etmiş. 
Elma gerçekten de çok iriymiş. Elmayı alan arkadaşın iki yumruğundan da büyükçeymiş. Derken aklına takılan bir şey olmuş: “Köyde bin bir emekle baktığımız elmalar küçücük olurken bu nasıl bu kadar büyük olabiliyor?”
O anda arkadaşının az önce şakayla söylediği söz kulaklarında yankılanmış: “Kraliçenin elması...”
Aynşıtayn gibi muzaffer bir ilim adamı edasıyla dilini çıkarmadığı gibi, Arşimet gibi evreka demek de aklına gelmemiş ama “Tabii ya!” diye gözlerinin içi gülmeye başlamış. “Eskiden Pamuk Prenses’in kıskanç üvey annesi vardı. Zehir kattığı büyülü elmayla kızının güzelliğini elinden almak için uğraşırdı. Şimdi ise paragöz yetiştiriciler var. Elmayı hormonla bir güzel semizletip sana yediriyorlar. Sonra da sen hoop hasta olunca da neyin var neyin yok her şeyini alacak, seni soyup soğana çevirecekler...”
***
“Abi bu biraz uçuk oldu sanki!”
“Uçuk olduysa tamamdır.”
“Yok, öyle değil. Yani alakasız oldu demek istedim.”
“Ha, o zaman kötü! Ya nasıl yazsaydık?”
“Bence sonunu biraz değiştirsek yeterli olur. Şöyle yapalım:
Kötü cadı öldü ama varisi olan Paragöz Prens hâlâ hayatta! Pazar pazar gezip herkesin parasını kapıyor. Nasıl?”
“Fena değil! Ama benim anlattığımdan daha uçuk oldu sanki!
Ama bak biz Yedi Cüceleri unuttuk. Onu da katsak daha dikkat çeker.”
“Nasıl mesela?”
“Şöyle: O zaman dar ve izbe bir madende çalıştıkları için boyları uzamayan yedi tane cüce vardı ama şimdi hormonlu elmaları yiyerek küçülen bir nesil...”
“Yok abi, biz bu işi bırakalım en iyisi...”
“Bence güzel bağlayacaktık ama cümlemi bitirmeme izin vermedin.”
Onlar böyle tartışadururken yanıbaşlarındaki elma hâlâ ilk anki canlılığıyla parlayıp onlara göz kırpıyormuş.
***

Mutluluğun yolu

Bahar çiçek çiçek gelince güzel,
Hayat sevilince, sevince güzel.

Dudağımda bu şarkıyı mırıldanarak Naci’nin kapısına vardığımda son heceleri henüz bitirmemiştim. Son kelimeyi Zekai Tunca’yı da kıskandırırcasına nağmeli, azıcık da uzatarak “güzeeeel” derken kapıyı açtım.

Çıkmak için son hazırlıklarını yapan Naci, ona meydan okuduğumu anlayarak bana hızlı bir bakış attı. Bu bakış aynı zamanda “senin meydan okumanı kale almıyorum” bakışıydı. Ben de zaten Naci’yle yarışacak bir sese sahip değildim.

Şarkının asıl söylemek istediğim kısmını hatırlayamadığım için sadece melodisini mırıldanarak içeri ilk adımımı atarken Naci’nin çantasına koymaya çalıştığı kitap dikkatimi çekti. Okumayı çok seven Naci, bu sıralar Jean Christophe Grange’ın Siyah Kan kitabını okuyor olmalıydı.

“Yürüyor muyuz?” diye sordum Naci’ye.

“Aslında güzel olurdu ama kendimi biraz yorgun hissediyorum abi” karşılığını verdi.

“Bahardan kalma bir gün var bugün. Bu havayı kaçırma bence” dedim. Bir şey söylemek için hazırlık yapan Naci’ye fırsat vermeden “Birkaç gün sonra kış uygulamasına geçilecek ve saatler geri alınacak. O zaman karanlıkta işten çıkacağız. Sen gel beni dinle ve bu son günleri heba etme” diye devam ettim.

“Doğru söylüyorsun ama…” dedi.

“Merak etme, yolculuğumuz güzel geçecek. Sana yolda bir şey anlatacağım.”

Odasının kapısını kilitleyip çıkarken babamın nasıl olduğunu sordu Naci. Hasta olan babamı ziyaretten önceki gün dönmüştüm ve bu konuda onunla görüşememiştik. Ben de babamın durumunu birkaç cümleyle özetledim. Naci’nin bildiği kadarıyla köyden bahsetmeyi de ihmal etmedim. Naci’nin annesi bizim köylü olduğu için birkaç günlüğüne de olsa tatillerinde uğramışlığı vardır ne de olsa.

İş yerinden dışarı çıkıp küçük adımlarla yürümeye koyulduğumuzda “Ee, ne anlatacaksın bakalım?” diye sordu.

Montumun fermuarını açıp havayı biraz içime çektim ve “Güzel bir hikâye” derken Naci’nin koluna girdim.

“Hikâye mi? Bu yorgunluğun üzerine hikâye iyi gider mi dersin?” dedi.

“Evet, hikâye… Ama yaşanmış bir hayat hikâyesi bu. Beni çok etkilemişti. Senin de hoşuna gideceğini tahmin ediyorum. Senin çantandaki kitap gibi, başta belki biraz durağan gelebilir ama sonunda güzel bir sürpriz var.”

“Sürpriz mi? Peki, anlat bakalım.”

“Öyleyse dikkatli dinle” dedim ve anlatmaya başladım:

Anlattıklarına göre, bir köyde yaşayan güçlü, kuvvetli, sözü dinlenen bir muhtar varmış. Bunda biraz öfkeli olmasının etkisi de olacak ki insanlar çekinirlermiş ondan. Köyün en son evlerinin birinde oturan Yaşar Kurtuluş isminde bir adam sık sık Muhtar’a uğrar, onunla hasbıhal edermiş.

“Bu galiba seninle ilgili bir hikâye” diye hemen araya girdi Naci.

“Benden çok seninle ilgili. Biraz sabret! Hikâyenin sonunda çok şaşıracaksın” diye cevaplayınca Naci’nin daha bir dikkatini çekti.

İnsanın ismi kaderi olur misali, Yaşar da gerçekten çok şey yaşamış birisidir. Çocuklarını yetiştirmek için büyük şehirlere gönderir. Onlar gittikten sonra yalnız kalması yetmezmiş gibi bir de güzelliği dillere destan eşi hayata gözlerini yumunca hepten yalnız kalır köyde. Eşinin vefatı da ayrı bir öyküye konu olacak kadar esrarengiz ve bir o kadar da üzücüdür. Vakit olsa başka bir gün de onu anlatırım sana. Ama en büyük yaşadığı şey kuşkusuz, Muhtar’la aralarında geçen şey olmuş.

Yaşar, hoş sohbet birisiymiş ki, normalde başkalarıyla uzun konuşmayı sevmeyen muhtar, onunla uzun uzun konuşabiliyormuş. Hatta kimileri, muhtarın kararları üzerinde Yaşar’ın büyük etkileri olduğunu bile söylüyormuş.

Hikâyenin burasında yolumuzun üzerindeki işlek caddeye gelmiştik. Fasılasız akan araç seylinden bir boşluk bulup kendimizi karşı kaldırıma atıncaya kadar hikâyeye biraz ara vermemiz icap etti.

“Bu trafik İstanbul’un ciğerlerinden çok benim sabrımı tüketiyor” diye hayıflandı Naci.

“Sana bir şey yapmasın da…” diye Naci’ye takıldıktan sonra tekrar koluna girdim ve dar sokakta ufak adımlarla yürürken hikâyeye devam ettim:

 

Bir gün birisi Muhtar’ı ziyarete gelmiş. Ve akıllara ziyan bir iddia ortaya atmış.

“Senin Yaşar iyi işler peşinde değil, bilesin” demiş.

“Ne demek istersin be adam?” diye çıkışmış Muhtar.

“Öyle hemen kızma ağam. Önce bir dinle.”

“Sen de adamı çatlatma da anlat ne anlatacaksan!”

“Dün şehre gitmek için erkenden gidip minibüse bindim. En arka koltukta oturuyordum. Cemile Teyze, Kezban’a hararetle bir şeyler anlatıyordu. Sanırım onlar da minibüsün hareket etmesini bekliyorlardı. Ama dışarıda oturdukları için beni göremiyorlardı. Biliyorsun, Cemile Teyze, Yaşar’ın komşusu. Bazen ev işlerinde ona yardımcı da oluyor…”

“Bırak bunları! Konuya gel.”

“Cemile Teyze ‘O iş de tamam. Yaşar bugün-yarın kızı kaçıracak. Bizim şehirdeki meseleyi çözmemiz lazım’ diyordu. Babası kızı kesinlikle vermeyeceğini söylüyormuş.”

“Bundan bana ne!”

“Sana ne olur mu ağam? Sizin kızı kaçıracaklarmış!”

Bunu duyan muhtarın beynine kan sıçramış. “Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu Tilki?” diye bağırmış adama. Tilki o adamın lakabı gibi bir şey. Zaten onu sevmeyenler, arkasından konuşurken “Tilki” diye bahsedermiş.

“Cemile Teyze, Yaşar’dan kendisi duymuş. ‘Sevabıma Sevgi’yi kaçıracağım’ diyormuş pişkince. Pis herif! Sen hem muhtarın kızını kaçır hem de sevap kazanacağını söyle!”

“Sevgi dediğinden emin misin Tilki?”

“Tabii ki eminim ağam.”

“Ama koca köyde bir tek bizim Sevgi mi var?”

“Başka kim var muhtar? Ben başka tanımıyorum.”

Muhtar da bir süre düşünmüş ama onun da aklına kimse gelmemiş. O arada öfkeyle karışık bir düşünceyle Tilki’ye bakmakla yetinmiş. Ama Tilki bu arada boş durmamış, başka şeyler de söylemiş:

“Hatta babasının başka birisiyle evlendirmek istediğini, ama kızın o adama varmak istemediğini bile söyledi.”

İşte bundan sonra muhtar, Tilki’nin bahsettiği Sevgi’nin kendi kızı Sevgi olduğuna kesin bir şekilde ikna olmuş. Çünkü muhtar, kızını, komşu köylerinde oturan askerlik arkadaşının oğluyla nişanlamak istemiş de kızı kesinlikle kabul etmeyeceğini söylemiş o günlerde. İşte bunu duyan muhtar sinirden alev alev yanmış adeta. Ve sonrası hiç de iyi olmamış.

“Vah alçak ırz düşmanı! Demek bu fırsattan istifade edip kızımı kaçıracaksın ha!” demiş ve silahını kaptığı gibi odadan fırlamış. Tilki arkasından bağırmış, bir şeyler demiş ama freni patlamış kamyon gibi sağa sola çarpa çarpa ilerleyen muhtar ne duracak ne de kimseyi görüp duyacak gibi gözüküyormuş. O hışımla söylene söylene, küfürler savura savura Yaşar’ın evine varmış. O sırada Yaşar da kendi eliyle yaptığı ahşap merdiveni evinin duvarına dayamış, damın su oluğunu tamir ediyormuş.

“Sen hayatımda gördüğüm en adi insanmışsın! Seni adam yerine koyup arkadaş kabul ettim. Ama sen yılan gibi girdin ailemin içine” diye bağırıp çağırmış ve daha pek çok hakaret ve küfrü de beraberinde savurmuş.

Ortaya çıkmasıyla hakaretler yağdırması bir olan muhtarın neden bu kadar öfkelendiğine bir anlam veremeyen Yaşar birkaç defa “Ne oldu Hayrettin abi?” diye sormuş ama muhtar o arada silahını çıkarmış. “Seni ırz, namus düşmanı! Ne olduğunu bana mı soruyorsun?” demiş ve silahını ona doğrultmuş. “Yapma Hayrettin abi! Önce bir konuşalım” demiş ama adam daha diyeceklerini bitiremeden Muhtar tetiğe basmış.

“Yok canım!” dedi Naci.

“Evet, öfkeden gözleri kararmış olmalı ki, hiçbir açıklama dinlemeye tahammül edememiş. Sonrası daha trajik…”

“Ne olmuş?” diye sordu arkadaşım. Ben de devam ettim kaldığım yerden anlatmaya:

Muhtar tetiğe basar basmaz merdivenden aşağı yuvarlanmış Yaşar. Komşular falan hemen yetişip muhtarı durdurmaya çalışmışlar ve hemen Yaşar’ı karga tulumba sağlık ocağına taşımışlar. Fakat durumu kritikmiş. Sağlık ocağında ilk müdahaleyi yapmışlar ve hemen şehre sevk etmişler.

Muhtarın yakalanması da çok zaman almamış. Zaten kendisi de bir yere kaçmamış. Aynı gün tevkif edilip şehre götürülmüş.

Derken muhtarın mahkeme günü gelip çatmış. Fakat öyle bir kalabalık varmış ki, insanlar mahkeme salonuna sığmamışlar. Hatta kapıyı kapatmamışlar, insanlar koridora taşmışlar. Babam kendisi mübaşirin “Bu ne kalabalık böyle! İlk defa böyle bir şey görüyorum” diye hayret ettiğini duymuş.

Muhtar, elleri kelepçeli içeri getirildiğinde eşi, kızı, benim babaannem, yani bütün kadınlar ağlayıp sızlanmışlar. Hâkim zor susturup duruşmayı başlatabilmiş.

Ama asıl kötü gün, muhtarın kötü günüdür. Kendisine verilen ceza yüzünden değil, olayın iç yüzünü öğrendiğinde, verdiği o akıl almaz tepkiye ve tabii ki Yaşar’ı dinlemediğine kahretmiş.

Tanık kürsüsüne ilk olarak Cemile Teyze çağrılmış. Onun anlattıklarını duyan Muhtar fenalaşmış, baygınlık geçirmiş.

Vardığımız caddede bir elif miktarı soluklandık. Benim dükkânlara baktığımı fark eden Naci dayanamadı, “Neden? Cemile Teyze ne anlatmış ki? Anlatsana” dedi heyecanla.

“Devam edeceğim ama önce şu nalbura bir uğramam lazım” dedim. Naci bundan pek hoşlanmadı ama benimle beraber içeri girdi. Güçlü bir yapıştırıcı aldık ve ödememizi yapıp çıktık. Nalburun önündeyken Naci biraz suçlarcasına “Yapıştırıcıyı başka bir gün alsaydın olmaz mıydı?” dedi.

“Özür dilerim. Ama kızma hemen. Bu akşam halletmem gereken bir şey vardı. Almam gerekiyordu. Ama hemen devam ediyorum” dedim ve az önce geçtiğimiz caddedeki trafiğe rahmet okutacak yoğunluktaki trafiğin gürültüsü eşliğinde yürümeye başladığımızda Cemile Teyze’nin ifadesini anlatmaya başladım:

Meğer olay hiç de Tilki’nin anlattığı gibi değilmiş. Tilki’nin anlattıkları arasında doğruluk payı varmış elbet, ama olayın muhtarla bir ilgisi yokmuş.

Cemile Teyze önce Tilki’ye sayıp söverek başlamış. Bütün bu olayların asıl müsebbibinin Tilki olduğunu ve muhtarın değil, asıl Tilki’nin o sandalyede oturması gerektiğini haykırmış. Sonra meselenin doğru şeklini anlatmış:

“Evet. O gün Kezban’la konuştuk. Tilki’nin söylediği doğrudur. Yaşar bir kız kaçıracaktı. Ama kendisi için değil…” diye başlamış anlatmaya.

“Kezban’ın yeğeni Sevgi’yi kaçıracaktık. Ve bunu bizzat Kezban istediği için ben aracı oldum ve gidip her şeyi Yaşar’a anlattım. Yaşar da biraz düşündükten sonra kabul etti. Beraber bazı şeyler konuştuk ve hazırlık yaptık. Biz Kezban’la sonraki gün şehre bu yüzden gittik. İşte o sırada ben ona bunu anlatıyordum. Bu Tilki de orada gizlice bizi dinliyormuş!”

Cemile Teyze’nin anlattıklarından sonra Muhtar o kadar kötü olmuş ki, bazıları onun ağladığını söylüyorlarmış. Babam da ağlayıp ağlamadığını anlayamadığını söyledi.

Sonra Kezban gelmiş kürsüye ve olayın öncesiyle ilgili bilgiler vermiş:

“Sevgi benim ablamın kızı. Ablamın bana emaneti. Onu korumak için çok uğraştım. Ama elimden bir şey gelmedi.”

“Niye, ne oldu ki kızım?” diye sormuş Hâkim. Ve Kezban da olanları en başından anlatmış:

“Ablam küçük yaşta istemediği biriyle evlendirildi. Ablamla gizli gizli konuşurduk. Beraber ağlaşırdık. Ablam cehenneme gittiğini söylüyordu. Hatta babamdan çok korkmamıza rağmen, ablamın o halinden cesaret alarak bir defasında önüne çıktım ve ablamı istemediği biriyle evlendirmeye hakkının olmadığını söyledim. O gün babamın neşesi yerindeydi de bana bir şey yapmadı. ‘Henüz senin aklın ermez’ deyip beni gönderdi. Gerçekten de adam bizim korktuğumuz gibi biri çıkmadı. Ablamla görüştüğümüzde mutlu olduğunu söylüyordu. İki yıl sonra da Sevgi dünyaya gelince mutlulukları iyice arttı. Ama maalesef bu fazla sürmedi. Eniştemde ne olduğunu anlayamadığımız bir hastalık başlamıştı. Birkaç yıl içinde eridi, gitti ve sonunda vefat etti. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Ablam dul kalmıştı. Beş yaşındaki kızıyla yalnız kalmışlardı. Komşular aracılık edip köyden başka dul bir adama istemişler. Babamlar falan tanımıyorlar tabii. Adam yaşlı sayılırdı ama onları himaye edecek sorumluluk sahibi bir adam olduğunu söylediler. Herkes razı oldu ve evlendirdiler. Ablamın tek derdi, kızıydı. Onun için bu evliliğe razı olmuştu zaten. Fakat bu adam, hiç beklemediği kadar gaddar biri çıktı. İşi olmadığı için sürekli evde. Evdeki her şeye müdahale ediyor. Ve her fırsatta Sevgi’ye sataşıyor. Olur olmadık sebeplerle kıza dayak atıyor. Ablam yıllar sonra bunları bana anlattı. Bu kadar kendisini sıkmasının bir anlamı olmadığını, bırakıp gelmesini söyledim ama bunun çok da kolay olmadığını söyledi. Adam çok sinirli birisiydi. Her şeyi yapardı. Ve ablam da en çok Sevgi için çekiniyordu. O yüzden önceleri hep içine atmış. Düzelir demiş. Ya da birbirlerine alışırlar diye düşünmüş. Ama maalesef bir türlü düzelmek bilmedi. Ve sonunda ablam da daha fazla direnemedi…”

Kezban bunları gözleri yaşlı anlatmış. Salondaki kadınların pek çoğu da onunla beraber hüngür hüngür ağlıyormuş.

Kezban, gözleri yaşlı olarak anlatmaya devam etmiş:

“Çok kötü bir hastalığa yakalandı ablam. Kanser dediler, verem dediler… Ne dedikleri umurumda değil ama ablam çok geçmeden vefat etti. Vefat etmeden birkaç gün önce ziyaretine gittiğimizde benimle yalnız görüşmek istediğini söyledi. Kocasının Sevgi’ye her türlü kötülüğü yapabilecek birisi olduğunu, ona kesinlikle güvenmediğini defalarca söyledi. ‘Sevgi sana emanet. Ben başaramadım ama inşaallah sen bir yolunu bulup kızımı bu adamın elinden kurtarırsın’ dedi ağlayarak. Ben de onunla ağlıyordum. Ama bir yandan da ‘ablam bir şey yapamadıysa ben ne yapabilirim’ diye kara kara düşünüyordum. İşte bu düşüncelerle kendi kendimi yiyip bitiriyordum ki o zalim haberi duydum. Eniştem Sevgi’yi evlendirmek istiyormuş. Henüz on sekizine girmemiş kızı kırk yaşındaki adama verecekmiş. Kalktık, gittik. Ama adama laf anlatmak ne mümkün! Anlaştığı adam zengin, hali vakti yerinde birisiymiş. Ve sonradan öğrendiğimize göre yüksek miktarda başlık parasına anlaşmışlar.”

Sözün burasında Hâkim devreye girip “Neden emniyete haber vermediniz kızım?” diye sormuş. “Adam düpedüz kızın hayatını mahvetmeye kastetmiş” diye de eklemiş.

“Gidemedik. Yapamadık” demiş Kezban.

“Neden?” diye sormuş Hâkim. O zamana kadar ağlayan Kezban, gözlerindeki nemler bir şimşeği andırırcasına, kıvılcım saçarcasına hiddetle konuşmaya başlamış:

“Çünkü bizi tehdit etti o mendebur! Babam defalarca böyle yapmamasını söylediği halde kabul etmedi. O yüzden mahkemeye başvurup torununun vesayetini üzerine alacağını söyledi. O da asıl vasinin kendisi olduğunu, dolayısıyla dedesine verilmesinin mümkün olamayacağını söyledi. Babam bu işin peşini bırakmayacağını söyleyince, bu sefer de Sevgi’ye zarar vermekle tehdit etti bizi.”

Kezban’ın anlattıkları Hâkim dahil herkesi o kadar etkilemiş ki, herkes Muhtar’ı unutmuş, Sevgi’ye üzülür olmuş. Ama sonunda Hâkim, artık asıl konuya gelmesini istemiş Kezban’dan.

Hikâye bitmemişti ama bizim binanın önüne gelmiştik. Elimden bir şey gelmediğini hissettirircesine Naci’ye baktım ve “İstersen yarın devam edelim” dedim. Fakat Naci çok meraklanmıştı. “Olmaz! Yarını bekleyemem” dedi. “Burada ayaküstü konuşuruz biraz, bir şeycik olmaz” diye de ekledi.

“Bak ne diyeceğim? Bizim eve çıkalım, orada devam ederiz” diye teklif ettim.

“Boşver, sen burada anlat” diye üsteledi.

“Aslında iyi de olur. Çünkü benim biraz yardıma ihtiyacım var. Banyodaki endam aynasının yapışkanını yenilemem lazım. Bir kişinin yardım etmesi gerekiyordu. İşte sen varsın. O arada devam ederiz” diye teklif ettim. İşte bunu kabul etti. Ve evdekilere geldiğimizi haber verip içeri geçtik.

Her zamanki güler yüzüyle eşim bizi kapıda karşıladı.

Naci mahcup bir edayla “Kusura bakma yenge. Böyle çat kapı geldim, rahatsız ettim” dedi.

“Öyle şey mi olur Naci Abi? Zaten pek geldiğiniz yok” dedi eşim ve biz hemen aynanın bulunduğu banyoya geçtik.

“Abi bu tam bir tarihi eser. Ne kadar güzel bir şey böyle” diye aynaya olan hayranlığını belirtti.

“Evet, bu ta babamın dedesinden kalma bir ayna. Dostluğunu pekiştirmenin nişanesi olarak bir arkadaşı hediye etmiş ona. Bugüne kadar geldi. Şimdi ben yapıştırıcıyı süreceğim, sen de aynanın sırrını dikkatlice yapıştır, olur mu?” dedim. Bir taraftan tamir işine devam ederken bir taraftan da hikâyeye devam ettim:

Hâkim olayı anlatmasını isteyince Kezban kaçırma kısmını anlatmaya başlamış:

“Elimiz kolumuz bağlı dururken bir gün konuyu Cemile Teyze’ye açmaya karar verdim. Güngörmüş, geçirmiş bir kadındır Cemile Teyze. Belki bir çıkar yol gösterir, akıl verir düşüncesiyle ona gittim ve ayrıntılarıyla ona anlattım. Biraz düşündü ve ‘Bir yol geliyor aklıma ama biraz masraflı olacak’ dedi. ‘Elimizde ne varsa buraya koymaya hazırız. Yeter ki zavallı Sevgi’m kurtulsun’ dedim. Cemile Teyze ‘Öyle değil. Biraz zor olacak, uğraştıracak ve yoracak bir yol’ dedi. Onu kaçıracaktık ve başka bir yerde saklayacaktık. Bizim Başşehir’de bir akrabamız var. Ortalık biraz durulunca oraya götürecektik. Ama hiç tanımayanlar bu işi yapmalıydı ki olay bizim üzerimize kalmasın. Biraz kötü bir plan ama Cemile Teyze’yle böyle kararlaştırdık.  O da Yaşar Abi’yle görüştü. O da kabul etmiş ve şehirde bir ev ayarlayabilirsek oraya götürebileceğini söylemiş. Cemile Teyze’nin şehirde tanıdıkları vardı. İşte o gün onlarla görüşmek için şehre gitmiştik. Ama işte olanlar oldu ve hiç hesapta olmayan şeyler çıktı” demiş Kezban ve hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Ama öyle bir ağlamış ki bir süre konuşamamış.

Hâkim çok babacan birisiymiş. Babam sonraki yıllarda da onun davalarıyla ilgili çok şey duymuş ve bana her anlattığında “Allah rahmet etsin, iyi insandı” der.

“Sen merak etme kızım. Bu konuda gerekli işlemlerin başlatılmasını sağlayacağım. Siz de böyle işlere girmekten kurtulursunuz” demiş Kezban’a ve yerine göndermiş.

Bu arada bir ayrıntıyı daha anlatayım. Kezban ablasının bu kötü durumlarına şahitlik ettiği için evlenmeye cesaret edemiyormuş. Bu konuda da Hâkim ona büyük cesaret vermiş. “En küçük bir sıkıntıda bana geleceksin” demiş. Yani anlayacağın, Kezban’ın evliliğine de vesile olmuş.

Naci’nin yardımıyla aynanın yapıştırma işini kolayca halletmiştim. Ellerimizi yıkayıp çıkarken “Siz oturma odasına geçin, sofra birazdan hazır olur” dedi eşim.

Naci yine mahcup bir şekilde “Yemeğe gerek yok yenge. Ben şimdi çıkacağım” dedi.

“Olmaz öyle” diye ben araya girdim. “Ne varsa beraber yiyeceğiz artık.”

Naci mecbur kabul etti ve oturma odasına geçtik. Koltuklarımıza kurulurken mahkemenin son aşamasını anlatmaya koyuldum:

Tanık kürsüsüne son olarak Tilki çağırılmış. Bu kadar şeyden sonra Tilki’yi gören Muhtar, adeta kendinden geçercesine onun üzerine atılmış. O arada birkaç küfür savurmuş. Ama güvenlik görevlileri çabuk davranıp yerine oturtmuşlar Muhtar’ı.

Tilki ürkek bir tavırla kürsüye çıkmış ve o gün Muhtar’a anlattıklarının aynısını anlatmış.

Tilki’nin konuşmalarına tahammül edemeyen Muhtar, “Seni aşağılık herif! Senin bu sandalyede oturman gerekir. Senin yüzünden samimi arkadaşımı öldürdüm” diye bağırmış ve arkasından yerine oturup ağlamaya başlamış.

Hâkim başta onu susturmaya çalışıyormuş. Ama onun bu halini görünce Muhtar’a bayram ettirecek bir haber vermeye karar vermiş. Şöyle konuşmuş Hâkim:

“Bak Muhtar! Çok öfkeli birisisin. Sana öfkeli olma demek abesle iştigal etmek olacak. Ama öfkenin nelere sebebiyet verdiğini artık hepimizden iyi anlamış olmalısın. Keşke o gün en azından arkadaşını bir dinleseydin. Aslında ben bugün Yaşar’ı da dinlemek isterdim.”

Bunu söyledikten sonra biraz susmuş ve Muhtar’ın yüzüne bakmış. Muhtar çok pişman bir vaziyetteymiş.

“Onu da çağırttım ama doktorlar sakıncalı görmüş” diye devam etmiş Hâkim. Bunu duyan Muhtar çığlık atarcasına “Yaşar yaşıyor mu?”

“Evet” demiş Hâkim. “Yaşar yaşıyor. Demek daha yaşayacakları varmış ki Allah o gün canını almamış.”

Muhtar ağır bir çuval gibi sandalyenin üzerine yığılmış. Jandarmalar hemen kollarından tutmuş ama Muhtar bayılmamış. O kadar çok sevinmiş ki, sevinçten dizlerinin bağı çözülmüş.

“Şükürler olsun Allah’ım! Şükürler olsun” diye dualar ediyormuş.

Sonunda Hâkim, Muhtar’a berat kararı vermiş.

“Yok canım!” dedi Naci yine.

“Evet evet, berat vermiş” diye yanıtladım hemen.

“Yani ben olsam, yani eğer ben hâkim olsam berat verirdim ama neticede elinden böyle bir kaza çıkmış. O silahın tetiğine basmış ve adamı vurmuş.”

“Hayır hayır, öyle olmamış işte.”

“Nasıl yani?”

“Olayın aslı daha farklı…” diye anlatmaya geçecektim ki eşimin, “Sofra hazır” sesini duyduk.

“Yemek yiyip, sonra devam edelim mi?” dedim o arada ben de.

“Ya hikâyeye daldık evi aramayı unuttuk. Dur ben önce bir annemi arayıp haber vereyim, meraklanmasın kadıncağız” dedi ve hemen telefonunu çıkarıp aradı. Telefonu kapatırken “Allah Allah!” dedi ve yüzünü hayretle gerdi. Sonra da “Abi ben sonunu çok merak ettim. Eğer yenge hanım da müsaade ederse bence hikâyeyi tamamlayıp öyle yemeğe geçelim.”

“Olur” dedim ben de. “Zaten çok kalmadı.”

Sonra da eşime seslendim. “Birkaç dakika sonra başlasak olur mu?” Gelen onay yanıtından sonra, hikâyenin son kısmına geçtik:

Olayın aslı farklıymış. Meğer Muhtar öfkeyle tetiğe bastığında Yaşar’a isabet ettirememiş.

“Allah Allah!” diye araya girdi Naci. Ama Yaşar tepetaklak olmuştu. Hastaneye kaldırılmıştı…

“Tamam, oraya geliyorum işte.”

Silah patlar patlamaz Yaşar kendini korumak için ani bir refleksle eğilmiş. Ve dengesini kaybedip merdivenden yuvarlanmış. Başının üzerine düştüğü için beyin kanaması geçirmiş.

Bir süre yoğunbakımda kalmış ve sonunda tehlikeyi atlatmış. Davaya bakan Hâkim de olayı incelerken Yaşar’ı ziyarete gitmiş. Yaşar’ın durumu iyiymiş aslında. Hatta Hâkim’in ziyaretinden kısa bir zaman sonra taburcu olmuş. Ama doktorlar yüksek bir heyecanın riskli olacağını düşündükleri için mahkemeye katılmasına izin vermemişler. Yaşar da zaten şikâyetçi olmadığını bildirmiş. O yüzden Hâkim aslında olayın içyüzünü iyi öğrendiği için Muhtar’a berat vermiş.

“Vay be!” diye hayretini belitti Naci. “Gerçekten de sürpriz bir karar olmuş. Bitti mi?”

“Evet, bitti” dedim ben de. “Sadece bir şey daha ilave edeyim. O mahkemeden sonra Hâkim Sevgi için de ilgililerle görüşmüş ve bizzat işi takip etmiş. Bir dizi işlemden sonra Sevgi’nin vesayetini üvey babasından alarak dedesine vermişler. Ve üvey babasına da görmeyi, görüşmeyi yasaklamışlar. Sevgi’ye koruma getirmişler anlayacağın. Adam öfke yumağına dönmüş tabii. O yüzden, teyzesi İstanbul’a göndermeyi teklif edince dedesi hiç düşünmeden kabul etmiş. Tabii Sevgi İstanbul’a gelmiş ve üvey babasının zulmünden kurtulmuş.”

Bunları anlattıktan sonra “Evet, böyleydi hikâyemiz. Artık sofraya geçebiliriz. Yemekleri daha fazla soğutmayalım” dedim.

Birlikte mutfağa geçtik. Eşim ve o gün bizi ziyarete gelen misafirimiz yemek masasının başında bizi bekliyorlardı.

Yemek ve salata türleriyle süslenmiş sofra da rengârenk görüntüsüyle insanın gönlünü açıyordu. Naci’ye dikkat ettim. Çok şaşırmıştı.

“Bizim hanımı tanıyorsun” dedim Naci’ye. “Bu da bizi ziyarete gelen misafirimiz” dedim eşimin yanında duran misafirimizi gösterirken.

Yemek sonrasında Naci müsaade isteyip ayrıldı. Ben de onu yolcu edip eve döndüm. Ve misafirimizle uzun usun sohbet ettiğimiz bir akşam geçirdik. O arada Naci’den gelen teşekkür mesajı da sohbetimize başka bir canlılık kattı.

Ertesi gün işyerine vardığımda Naci’yi erkenden gelmiş, masasının başında çalışır vaziyette buldum. Kendi odama gitmeden önce ona uğradım. Selam verdikten sonra “Ee, nasıl buldun?” dedim. Biraz şaşırdı ama sonra hemen toparlandı “Çok beğendim” dedi.

“Neyi?” diye sordum.

“Hikâyeyi…” dedi.

“Onu demiyorum, misafirimizi kast ettim.”

Heyecanlanmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Daha fazla sıkboğaz etmemek için ben devam ettim.

“Bak Naci! Evlilik yaşın geldi, hatta geçiyor. O yüzden artık düşünme safhasını geçip bir şeyler yapmaya başlasan iyi olur. Biz senin için uygun olacağını düşündük ve görmeni istedik.”

“Ne yani? Akşam beni bu yüzden mi eve çağırdın?”

“Biraz öyle oldu?”

“Akşamki ziyafetin sebebi şimdi belli oldu…”

“Evet. Senin için ziyafetler bile hazırlıyoruz. Daha ne yapalım?” dedim gülümseyerek. Naci biraz durgunlaştı, sonra içini dökmeye başladı.

“Aslında ben de bir süredir artık bu konuda ciddi bir adım atsam diye düşünüyorum. Ama akşam böyle bir sürpriz olacağını hiç tahmin etmediğim misafirinize bakamadım bile.”

“O zaman bu akşam yeniden gelirsin ve sizi tanıştırırız.”

“Olmaz abi. Önce annemlerle bir görüşmem lazım. Ondan sonra görüşsek.”

“Sen merak etme. Annenlerin de haberi var.”

“Nasıl yani?” dedi Naci hayretle.

“Bir süredir bu konuyu aramızda konuşuyorduk zaten. Annenle bu konu hakkında defalarca görüştük ve bu şekilde bir görüşme ayarlamayı uygun bulduk.”

“Kızın da mı haberi vardı yani?”

“Tabii ki! Ve artık senin de var.”

Naci bir süre düşünür gibi yaptı. Sonra da “Adı ne abi?” diye sordu.

“Sevgi” dedim yüzüne bakarken. Büyük bir hayret yüzüne yayıldı. Gözleri kocaman açıldı.

“Sevgi mi… Yani akşamki anlattığın Sevgi mi?”

“Evet.”

“Yani o anlattıkların hikâye değil miydi?”

“Evet, hikâyeydi. Ama sana söylediğim gibi yaşanmış bir hikâyeydi.”

“Bir dakika, bir şeyi merak ettim. Cemile Teyze kimdi?”

“Senin anneannen… Evet, Sevgi’yi İstanbul’a gönderme fikri onunmuş. Çünkü Sevgilerin burada tanıdıkları yok. Bu bir anlamda iyi de olmuş.”

Naci’nin zihninde taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Ben de artık yerime geçmek için ayağa kalkarken “Sen biraz düşün. Hatta istersen bugün izin al, çık. Biraz gezer, dolaşır iyice düşünürsün” dedim ve odama geçtim.

Naci o gün heyecandan çalışamadı. İzin aldı ve eve gitti. O günün akşamında beni aradı ve kararını bildirdi. Naci görüşmeyi kabul etmişti.

Altı ay sonra, eşimle birlikte Nacilerin binasının önündeydik. Aşağıdan zile bastım. Naci cevap verince aşağı inip yardım etmesini istedim. Eşim yukarı çıkarken Naci yanıma geldi.

Arabanın arka koltuğuna uzattığımız büyük kutuyu gösterirken “Bir el at da çıkaralım bunu” dedim.

“Bu ne abi?” diye sordu.

“Yukarı çıkaralım da orada açınca görürsün” dedim ve kutuyu beraberce yüklenip yukarı çıkardık.

“Başta ağır değildi ama merdivenlerde sanki iyice ağırlaştı” dedi Naci eve girdiğimizde.

“Bu ne abi?” diye sorusunu yeniledi Naci?

“Aç, bak” dedim.

Naci kutuyu açtığında gördüğü manzara onu çok duygulandırmıştı.

“Abi bunu kabul edemem!” dedi.

“Ettin bile!” dedim gülümseyerek.

“Abi bu babandan kalan bir yadigâr. Bunu kabul etmem mümkün değil.”

“Asıl şimdi yerini bulmuş oldu. Bir dostluk nişanesi olarak hediye edilmişti. Şimdi aynı görevi ifa ediyor.”

Naci’yle birbirimize sıkı sıkı sarıldık. Sonra Sevgi’nin sesiyle kendimize geldik. “Hadi! Artık içeri geçelim. Böyle hep kapının önünde mi dikileceğiz!”

Hep birlikte salona geçtik. Sevgi’nin hazırladığı birbirinden güzel yemeklerin tadına bakarken, belki ondan daha tatlı bir sohbete daldık. Geçen altı aylık süreçte yaşadıklarımızı, Naci’yle Sevgi’nin düğün heyecanlarını, düğünde yaşadıklarını, balayında başlarına gelen ilginç maceraları konuşurken hepimiz çok mutlu olmuştuk.

İç içe geçmiş onca ziyafetin ardından Sevgi elinde kahvelerle içeri girerken ben de Naci’den bir şarkı söylemesini istedim. Sesi güzel olan herkesin yaptığı gibi Naci de biraz nazlandı ama sonunda şarkıyı söylemeye başladı. Ama şarkının sadece son iki kıtasını okudu.

Sevgi’yle gündüz olur geceler.
Sevgi’yle şiir olur heceler.
Mutluluğun yolu Sevgi’den geçer.
Hayat sevilince sevince güzel…

Dostluğun temeli ilk harcı Sevgi.
Her derdin çaresi ilacı Sevgi.
Gönüller sultanı, baştacı Sevgi.
Hayat sevilince sevince güzel…

Şarkıyı dinlerken hepimiz duygulanmıştık ama Sevgi’nin hanımlara has hassas kalbi daha fazla dayanamamış, duygularını gözyaşlarına emanet edip gözlerinden dışarı akıtmıştı. Kimbilir bu yaşlarda neler gizliydi? İçinde doyamadığı annesinin sinesinin kokusu ya da henüz aklı ermeye başlamadan kaybettiği babasından dinlemeyi çok arzuladığı tatlı bir sözün hasreti? Belki de Naci’ye olan sevgisinin bir göstergesiydi sadece.

Duygusal havadan kurtulmak kolay olmadı ama artık müsaade istediğimizde vakit gece yarısına varmak üzereydi.

Naci’yle Sevgi bizi uğurlarken “Her şey için çok teşekkür ederim abi” dedi Sevgi. Ben bir şey demeye kalmadan konuşmasını sürdürdü:

“İnsan çok üzüldüğü ve çok mutlu olduğu anları asla unutmazmış abi. Ben de sizleri unutmayacağım. Dualarımda hep sizleri anacağım.”

“Sizin mutlu olduğunuzu görmek bizi de mutlu edecektir” diye karşılık verdim. Sonra Naci’ye dönüp şunları söyledim:

“Az daha unutacaktım. Başta doğru tahmin etmiştin Naci. Yaşar benim babamdı… Çok şükür şu an durumu iyi. Eski sağlığına kavuştu. Ama daha da önemlisi, bizimle yaşamayı kabul etti. Artık yalnız yaşamayacak.”

Yeni çiftlerle vedalaşıp ayrıldık. Eşimle beraber arabaya binerken Sevgi’nin sözleri hâlâ zihnimde dolanıp duruyordu.

***

 

Ölümsüz aşk mı dediniz?

– Evlilik aşkı bitirir mi dedin?
– Bitirir demeyelim de… Azaltır.
– İyi ama o nasıl aşk ki evlenince bitiyor hemen? Aşk değil, belki de hevestir o.
– Peki aşkla heves arasındaki fark nedir sence?
– …
– En önemlisini söyle?
kalp– Bir dakika! Öyle üst üste sorular sorma. Biraz düşünmeme fırsat ver. Aşkta karşılıksız sevmek var mesela. Karşı taraf mutlu olsun diye her şeyi yaparsın.
– Sen aşkı şefkatle karıştırdın herhalde. Aşkta karşılık vardır. Karşı taraftan bir karşılık görmezse bak o aşk nasıl da hemen düşmanlığa dönüşüyor. Bunu anlamak için son on yılda piyasaya çıkan şarkılara bakmak yeterli.
– Aşk müziklerini mi kast ediyorsun?
– Evet.
– Ama o müziklerde karşılıksız aşklardan bahsediliyor.
– Kaç tanesi karşılıksız aşktan bahsetmiyor?
– Çok ters sorular soruyorsun. Yani soruları karmaşık soruyorsun… Büyük çoğunluğu karşılıksız aşktan bahsediyor olabilir ama başka güzel aşk şarkıları olmadığı anlamına gelmez bu.
– Tabii ki vardır. Ama asıl soru şu: Neden mutlu sonla biten aşklar değil de, karşılık görmeyen aşklar konu oluyor şarkıların çoğuna? Çünkü sevdiğine kavuşunca aşk boyut değiştirir.
– Nasıl yani?
– Şöyle yani… Aşk ütopyadan beslenir. Yeri çiçeklerle döşeli, göğü kalpli bulutlarla bezeli hayalî bir dünyası vardır aşığın. Onu gerçek dünyaya döndürmeyeceksin hiç. Yoksa büyü bozulur.
– O zaman biz hiç âşık olmayalım mı yani?
– Aşık olmak güzeldir. Ama neticesini bilerek yaşamalısın.
– Karşılık beklemeyi mi kast ediyorsun?
– O da var, karşılık görsen bile aşk incitir. Ama daha da önemlisi, aşk geçicidir.
– Ne diyorsun hocam!
– Hoca değilim ben.
– O anlamda demedim. Ağız alışkanlığı işte.
– Aşkı, geçici duygu bozukluğu şeklinde niteleyen filozoflar olmuş. İnsanlar gerçek hayatla yüzleşince bu bozukluk normale dönüyor.
– Ama ben aşkımın hiç bitmesini istemiyorum…
– Zor bir şey istiyorsun. Bu dünyada bitmeyen bir şey var mı ki aşk da bitmesin?
– Ee?
– Ee ne?
– Konuyu yarıda mı bırakacaksın?
– Ben aşk uzmanı değilim ama şöyle olduğunu düşünüyorum. Aşkın bir görevi var. Evlilik gibi önemli ve ağır bir sorumluluğun altından kolayca kalkamaya yardımcı olur. Evlendikten sonra yerini sorumluluk, sevgi, şefkat gibi duygulara bırakır. O yüzden bunları bilerek yaşamak gerektiğini söylemiştim.
– Hiçbir şey anlamadım…
– Boşver gitsin. Filozoflar bile işin içinden çıkamamışlar. Biz nasıl çıkalım!

Edebiyatdefteri.com

Neden çocuklar oturuyor?

Sımsıcak ve bunaltıcı bir hava var. İstanbul’un kalabalık semtlerinden birinden hareket eden otobüs, yine ve yeni maceralara hazır vaziyette yoluna devam ediyor. İçerisi tıklım tıklım.

Böyle bir havada, yer bulabildiği için kendisini mutlu addeden birkaç kişi haricinde konuşacak havada olan pek de yok gibi. Yer bulamadığı için ayakta kalan birkaç yaşlı, en azından yaslanabilecek bir köşe bulduğu düşüncesiyle avutuyor kendisini. Elindeki kitabı yelpaze gibi sallayıp serinlemeye çalışanlar en fazla bunalma emaresi gösterenler arasında.

Otobüs bir sonraki durağa yanaşınca, bu kalabalığa yeni yolcular dâhil oluyor. Hatta ön tarafta nefes almaya yer kalmadığı için orta ve arka kapıdan binenler oluyor. Arka kapıdan binenler arasında bir anne ve 10-12 yaşlarındaki oğlu var. Kan ter içinde kalan annenin o halini gören gençlerden birisi hemen kalkıyor ve ona yer veriyor. Toplu taşımacılıkta takdirle karşılanan bu hareket, o an için de olumlu bir havaya neden oluyor. Ancak az sonra olanlar akıllarda kimi olumlu, kimi olumsuz pek çok düşüncenin dolaşmasına sebep oluyor. O anne kendisi oturmak yerine, boyu kendi boyuna ulaşan çocuğunu oturtuyor…

Otobüsün orta koltuklarında da bir babayla kızı oturuyor. Yine akıllarda dolaşıp duran onlarca düşünceden habersiz, tatlı bir sohbete dalmışlar. “Ayakta o kadar yaşlı insan varken 10-12 yaşlarında bir çocuk neden oturuyor?” Kimisi bakışlarıyla bu cümleyi anlatmak için çok uğraşıyor ancak ne baba ne de kızı onları görecek durumda.

Cam kenarına oturttuğu kızını korumak için her şeyi yapacağı alenen belli olan baba, az sonra telefonunun çalmasıyla göğsünde kavuşturduğu kollarını ayırmak zorunda kalıyor. Oldukça nazik bir tonda ve üslupta konuşmaya gayret ediyor ancak her zaman bu ölçüyü tutturmakta başarılı olamıyor. Derken, telefonu kızına uzatıyor ve onun da birkaç “kelime” konuşmasını istiyor. Kız istemediğini belirtiyor kaş göz hareketleriyle. Hatta başını cama doğru çevirip bu kararında ısrarlı olduğunu gösteriyor ama adam telefonu kızın kulağına dayıyor.

İşte bundan sonra otobüste duyulan en yüksek iki sesten birisi otobüsün uğultusu, diğeriyse hiç şüphesiz bu kızın konuşmaları oluyor. Adeta az önceki isteksiz kız gidiyor, yerine bir başkası geliyor. Yüksek denecek seviyede yaptığı konuşmasını ister istemez herkes dinlemek zorunda kalıyor. Zaman zaman pek çok başın birden istemsizce o yana döndüğü, zaten o istikamette olup da büyüyen gözlerle bakanların olduğu sahnelere sebep olan o tiz sesiyle attığı kahkahalar, kalabalık ve sıcaktan bunalan insanların sinirlerini iyice geriyor.

Arka taraftan yükselen homurdanmalar kızın bulunduğu bölgeyi aşıp önlere doğru ulaşıyor ancak bir yol bulup da kızın soyutlandığı âleme girmeyi başaramıyor.

Çok bilmişvari konuşmaları, arada bir yaptığı ve hemen gülmeye başladığı için sonunu kimsenin anlayamadığı ince esprileri kimseyi güldürmüyor. Ve bu hal, birkaç durak boyunca devam ediyor…

Bütün bunlar olurken babanın sakin hali dikkatlerden kaçmıyor. O yine koruyucu baba pozisyonunda etrafı izlemeye devam ediyor.

Sonunda telefon kapanıyor ve anında içeriye sessizlik çöküyor. Derinden çekilen “oh”ların bazıları duyuluyor bu sessizlikte.

Kızını incitmemek için çok gayret gösteren babanın, hafifçe ona doğru meylederek “Kalabalık ortamlarda biraz daha kısık sesle konuşmalısın” uyarısında bulunmasını takdirle karşılayanlar oluyor elbette. Ama bu nezaketin hiç değilse bir kısmının da otobüstekilere gösterilmesi gerektiği kanaatini taşıyanlar, hatta burada bir ironi görenler de olmuyor değil.

Ve az sonra baba ve kızı kalkıp inince, genel bir rahatlama havası dolaşıyor otobüste. Kimisi kendi kendisiyle konuşarak, ama sesini yanındakilerinin de duymasını istercesine, rahatsızlığını dile getiriyor. Otobüsün orta kısmında bulunanlardan birisi de “Nesiller değişti, saygı kalmadı” diye iç geçiriyor.

Konuşmak için fırsat kollayanlardan birine gün doğuyor ve “Yok, yok. Başkası değil” diyerek fikrini paylaşmaya başlıyor: “Ne yapıyorsak biz kendimiz kendimize yapıyoruz. Kendi çocuğumuzu koruyacağız derken başkasını görmüyoruz, toplumun değerlerinden uzaklaştırıyoruz. Sonra da nesiller değişti, saygı kalmadı diye şikâyet ediyoruz.”

Otobüsün durağa yanaşmasıyla bu yorucu ve boğucu yolculuk son buluyor ama akıllarda hareketlenen düşünce yolculuğu son bulacağa benzemiyor.

 

Dolunay Okuması

Sabahın erken vakitlerinde uyanan adam, perdenin aralık kalan yerinden içeri süzülen dolunayın berrak ışığını seyretti bir süre. Gözleri odanın ışığına yeterince aşina olunca duvardaki saat dikkatini çekti. Sabah namazının vakti girmişti. İyi ama neden ezan sesini duymamıştı ki? Hemen yataktan kalktı. Abdest almak için lavaboya giderken ezan sesini duymama nedenini anladı; elektrikler kesilmişti. Uzun zamandır kullanmadığı kandili bulup getirdi ve onun sallanan ışığı altında abdestini aldı. Dolunay Okuması yazısına devam et