Kategori arşivi: Blog Yazıları

Yayıncılar buluşması 2019

Basın Yayın Meslek Birliği’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle ortaklaşa tertip ettiği 4. yayıncılar buluşmasını bu sene de dolu dolu geçirdik.

Dünyanın dört bir yanından gelen yayıncılarla 3 gün boyunca keyifli, bilgilendirici muhabbetlerimiz oldu.

Önceden randevulaştığımız yayıncılarla, Meslek Birliği’nin bizim için ayırdığı masalarda oturup karşılıklı eserlerimizi birbirimize tanıttık.

Tanıştığım yayıncılar arasında Vietnam’dan gelen bir yayıncı arkadaşım vardı ki kendisinden hem çok şey öğrendim hem de Vietnam’a gitmek üzere bilet aldım. Ama bu bilet bildiğimiz biletlerden değil. Manevi bir bilet. Beraber niyetleştik ve niyetimizi evrene saldık. Şimdi evrenden gelecek onayı bekliyoruz. 🙂

Kısa boyu ve çekik gözüyle hemen sempatileri üzerine celbeden bu arkadaşım aslında yaşça benden çok büyük. Kendisine doktor diye hitap ediyordum ama aslında o bir profesör.

Programın ilk günü heyecanlı bir şekilde kalkıp moderatöre sorduğu soru esnasında kendisini ilk olarak görmüştüm ama o gün öğle yemeğinde aynı masada oturunca tanışma fırsatı bulduk.

Ben kendisini tanımıyordum ama anlattıklarını ve anlatım tarzını duyunca söylediğim ilk şey “Siz bir eğitimci olmalısınız.” oldu. Karşısında oturan Malezyalı bir arkadaşım ise “O, üniversitede profesör!” dedi. Biraz mahcup oldum ama belli etmemeye çalıştım. 🙂

Prof. Dr. Juan Nadalini, Editöryal Entropia Yayınevi’nin sahibi. Kendisini editör diye niteliyor, kartvizitine de öyle yazmış. Dr. Juan, çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, enerji dolu bir hoca. Çok şey dinledim kendisinden. Özetle şunu diyeceğim:

Şu magneti bana verirken bir yandan bana Vietnam’ı anlattı bir yandan da hayat felsefesini.

“Bu köprü, beni sana kavuşturdu.” demişti. “Aramızda engeller vardı. O engelleri bu köprüyü kullanarak aştık. Aslıdan bu köprü Vietnam’ın simgelerinden biri. Bu nehir de Vietnam’ın meşhur bir nehri. Bu bize anlamlı geliyor. Çünkü insanlar arasındaki engeller ancak köprülerle aşılır.”

Dr. Juan’ın bir mottosu var. Gittiği her yere götürdüğünü söylüyor. Paneldeki konuşmacılardan biri oydu. Konuşmasının sonunda müsaade isteyip açtığı zaman herkes kendisini alkışladı. Mottosu şu: “Birlikte kitap okuyalım.”

Kendisine “Yalnız okusak olmaz mı?” diye sorunca “Olmaz!” dedi. Sonra da nedenini nazikçe ifade etti. Özetle, birliktelikteki sinerjiye vurgu yaptı.

Vietnam’dan Çin’e geçiyoruz. Kate… Aslında başka bir adı var ama Çince okuyamadığım için kartından okuduğum bu isimle ona hitap ediyorum.

Kate hoş sohbet birisi fakat işiyle ilgili ayrıntıları öğrenmeye daha istekli. Bunu görünce iyi bir pazarlamacı olduğunu düşünüyorum. Fakat kısa sohbetimiz esnasında aslında bir editör olduğunu öğreniyorum. Ortak bir noktamızın olmasına seviniyorum. Kendisiyle yaptığım videoyu kaydetmek istediğimi söylüyorum ama o sadece Çince olursa kabul edeceği esprisiyle nazikçe reddediyor. Kısa ama dostça sohbetinden dolayı teşekkür ediyorum Kate’e.

Çay molasında Bangladeş’ten bir yayımcı arkadaşımla tanıştım. İsmi Sandesh. Espri anlayışını, yaklaşım tarzını bizimkine çok benzettim. Bir bardak çay içinceye kadar birbirimiz hakkında çok şey öğrendik. Beni Bangladeş kitap fuarına davet etmedi ama bir sonraki yıl yine İstanbul’a geleceğine söz verdi.

Not: Fotoğrafları ekleyemedim. Sanırım teknik bir sıkıntı var. Giderilince ekleyeceğim.

Apollo cıstak

İşinden evine dönen her baba gibi ben de o akşam elimde market poşetleriyle caddeden aşağı yürürken ortalama 2000000 km uzaktan gelen ama geçen her saniyede sanki ordusuyla kulak sarayımın dibine yanaşmış bir fatih edasıyla, müziğinin her ritmi kulak zarımı delmek için üst üste darbeler indiren bir koçbaşından daha korkunç tahribe neden olurken, kulak çeperimdeki yankısı bile kafamın tasını attırmak için aşırı baskı uygularken, elbette sadece ben değil, onun hinterlandına girerek bu işkenceye katlanmak zorunda kalan market olsun, mağaza olsun, hane olsun, hanedan olsun, bilumum camlı-camsız mekânları, camekanları öfke raksına getirecek kadar yüksek ayarda müzik dinleyerek, ön camında büyük ve o arabaya hiç de uyumlu olamayacak kadar estetik harflerle “Apollo 007” yazılı Murat 121 model arabasıyla yanımdan geçen bir delikanlıyı görmemle, arabada yüksek sesle müzik dinleyen gençlerin psikolojisini bir yere oturtmak için ortaya attığım ve tıpkı bir üniversitenin amfisinde 500 kişiye ders verircesine–ama aramızda kalsın, sadece kendime anlatarak–dile getirdiğim düşüncelerimin yeniden zihin dünyamda kıpraşmaya başlamasının aynı anlara denk geldiği bir zaman diliminde, benden ben diyeyim 3 metre, siz deyin 3000 metre, ben diyeyim 5 adım, siz deyin 5000 adım uzaktan bana doğru yürüyen bir amcanın kolunda tuttuğu rüzgârlığını giymek için kaldırmasıyla, o esnada tam da onun hizasında geçmekte olan ve o az önce müziğe ritim tutarak hava atan ama kendinden daha fiyakalı dans eden soluk gri arabasına “Ben senden daha güzel dans ederdim ama yerim dar!” diyerek sesini çıkarmayan delikanlının bir anlığına kanı uslanmaya meyletmiş olmalı ki, ani bir refleksle (yani korkuyla) gardını alarak elini kaldırması ve şahin görmüş bir kaplumbağa misali kabuğuna saklamak için başını içeri doğru çekmesi sonucunda aracını istemsizce sağa kırması sonucunda az kalsın arkadan gelen Bursa plakalı yeşil bir minibüsün hışmına uğrayacağı olayına şahit olduğum zaman, delikanlının, önceki akşam bir tavuk kümesini soğuran tilki gibi, titremesinin asıl nedeninin raks etmek değil de hazır bir korkudan kaynaklandığını düşünerek, benim henüz kanıtlanmamış “adam gibi adamın uzaylılara müzikli dans eşliğinde mesaj göndermesi” iddiamı ve olayı birkaç farklı noktadan değerlendiren tezimi doğrular mahiyette bir kanıta ulaştığımı zannettiğimi zannetmeme neden olan bu olay, bu konuda birkaç cümle yazmam gerektiği kanaatinin bende artmasına neden oldu olmasına da acaba o kadar emek verip yazacağım bu tezimin birkaç kişi tarafından keşfedilip edilmeyeceği ya da henüz kanıtlanmadığı halde derslerde okutulan tezlerden biri olarak birilerine okutulup okutulmayacağı–bir kişi bile olsa kabulümdür–konusu bu sefer zihnimin bir yerinde belirmeye ve beni daha çok rahatsız etmeye başlayacağı sinyalini aldığım için artık bu konular hakkında daha fazla yazmama kararını aldığım, hani ben geçenlerde erik ağacından bir erik koparmak için elimi uzandığımda üzerine bastığım merdivenin bir ayağının boşa çıkmasıyla şöyle yüz seksen derece dönmesinin ve artık bir daha dönme dolaba binmemek için yüz yirmi yedinci defa karar almamı netice vermesi hadisesinin psikolojimi nasıl etkilediğiyle ilgili anlattığım o konuda söylediklerim... yoksa anlatmamış mıydım?..

 

Gerçek kahramanların ardından gidilir

Günümüzü anlama ve anlamlandırma adına yapılan çalışmalarda, tarihle bağ kurmadan yapılacak bir analiz çabası ne yazık ki akim kalmaya mahkumdur.

Tarihten ibret almak için değil de, bir duygusal etkileşimle kahraman-hain gözüyle bakmak daha kolay geliyor bize.

Oysa her iki okumanın da “insani” tanım ve tanımlamanın üzerini örttüğü muhakkak. Biz de “küfr” ehli miyiz neyiz!!!

Tarihi değil de zihinlerimizi kahraman ve hainlerle donatmamız yüzünden, kendi sınırlarımızdan öte bir dünyayı tanımak gibi bir derdimiz de olmuyor. Hatta kendimizden gayrı rakip de tanımıyoruz bu yüzden.

İkram Arslan kardeşim de işte böyle bir eksik okuyuşu fark etmiş olmalı ki, bir şeyi “hayal ettiğimiz” gibi değil de “olduğu gibi” ortaya koymanın bizi gerçeği anlamaya götürmesi adına böylesi güzel bir esere imza atmış.

Eserin bir tarihi roman formatıyla hazırlanmış olması, özellikle modellenmiş bir zihni okumayı dışarıda bırakan tarih çalışmalarına göre genç okuyucuya daha ulaşılabilir olmasını sağlıyor.

Tarihin en zorlu ve karmaşık dönemlerinden birinde yaşayan bir insanı anlatmak, kaynaklarla ilgili ziyadesiyle sıkıntı yaşadığımız bir ortamda kitabın önemini daha da artırıyor.

Özellikle taraflı okuyuşların, okumadan fikir sahibi oluşların gittikçe bir tutuma dönüştüğü bir ortamda, söz konusu o dönemde yaşanan acıların tekrar yaşanmaması adına, bizi bilgiye, anlamaya, vicdana, gayrete ve umuda çağıran bir çalışmaya imza atan İkram kardeşimi tebrik ediyorum.

Okunup istifade edilmesi dileğiyle…

Kerim Aral’ın yazısı

Ah metrobüs şoförleri ah!

Şu sigara içenlerin metrobüsten çektiği nedir arkadaş! Metrobüs şoförlerinin bunlardan ne alıp veremedikleri var ki adamları saatlerce alıkoyuyorlar? O yüzden adamlar haklı olarak daha ayakları yere ulaşmadan parmakları çakmak taşını çoktan harekete geçirmiş oluyor. Metrobüs duraklarını durduk yere Amerikan siyahilerinin limuzinine çevirmiyorlar yoksa…

O her neyse de birkaç gün önce şahit olduğum iri kıyım bir arkadaşın duman aşkı görülmeye değerdi. Fakat maalesef bu manzarayı görmek dünyada birkaç kişiye nasip oldu.

Metrobüs henüz durmadan sigarasını çıkarıp bakkaldan tatlı çiklet alacak çocuk heyecanıyla sol avucunun içinde sakladı. Ama metrobüs şoförü bu aşkı çok görmüş olacak ki frene biraz sert bastı. Bu arkadaş, tutunduğu direğin etrafında şöyle yarım vals döndü. Büyük bir tehlike geçirdiği halde sol eli imdadına koşmadı.

Sonunda metrobüs durdu. Adam, az önceki bahsettiğimden daha hızlı bir şekilde yaktığı sigarası dudaklarının arasındayken dönüp metrobüse bir Kadir İnanır bakışı attı. O nasıl çekiştir arkadaş! Ağaçlar “Tamam tamam, al bütün oksijenler senin olsun!” der gibi o tarafa meyletti. Metrobüs şoförü dumanın neden olacağı kasırganın ağır hasarından etkilenmemek için öyle bir gazladı ki metrobüsün ön kısımlarında kesin birkaç kişilik boş yer açılmıştır. Keşke o araçta tanıdıklarım olsaydı da sorsaydım. Nasip başka zamana…

Hadîsin önemine bir kelimelik bir örnek

Bir ilmin anlaşılması için o ilmin terminolojisine de az-çok hakim olmak gerekir. Çünkü terminoloji, o ilimde özel kullanılan kelimeleri ifade eder ki, burada kelimeler kendi sözlük anlamları dışında, farklı bir anlamda kullanılmışlardır.

Mesela “diz kırma” ifadesini tasavvufta kullanırsanız “Bir şeyhin/büyüğün tedrisinde bulunma, saygıyla huzurunda durma, ondan ders alma” gibi anlamlar çıkarırsınız. Tasavvufa yeni yeni meyleden birisi bunu spordaki kullanımı gibi anlarsa, tasavvufu hiç anlamaz ve belki de bırakıp uzaklaşır.

Aynı şekilde Kur’an’ı en doğru şekilde anlamanın yolu, Resulullah’ı (a.s.m.) dinlemekten geçer. Çünkü vahye ilk muhatap olması hasebiyle dinî terminolojiyi en iyi bilen odur. Şayet o dinlenilmezse, Kur’an anlaşılmaz.

Resulullah’ın (a.s.m.) “Ben salâtı nasıl yapıyorsam siz de benden gördüğünüz gibi salât yapın” hadisi bu konuda bize yol gösterecek en güzel örneklerden biridir. Çünkü “salât” kelimesi o gün itibariyle “dua, ibadet, ibadet yeri” anlamlarında kullanılıyor ama bugün bizim bildiğimiz şekilde “namaz” olarak kullanılmıyordu. Şayet Resulullah’ın (a.s.m.) “benden gördüğünüz gibi” ilavesi olmasaydı ya da birileri başkasına aktarırken ondan gördüğü şekilde aktarmasaydı, muhataplar itiraz edebilir, “kelimede bu şekilde eğilip kalma anlamı yok” diyebilirdi. Çünkü adına İslam denen yeni bir dinin gönderildiğini ve bu dinin kendine has yeni bir terminolojisi olduğunu bilmeyecekti.

İşte, Resulullah’ı (a.s.m.) dinlemeden Kur’an’ı anlamanın ve tabii ki yaşamanın mümkün olmayacağına bir kelimelik bir örnek…

İnsanın zalimliği ve cahilliği

Ahzab suresinin sondan bir önceki ayetinde “emanet” ve insanın o emaneti hamletmesi mevzusundan sonra insanın çok zalim ve çok cahil olduğundan bahsedilir.

Öyle anlaşılıyor ki insanın yapısında zalimlik ve cahillik özelliği yüklü durumda. Allahu a’lem belki de melekler insanın bu yapısını bildikleri için “yeryüzünde fitne çıkaracak, kan dökecek” diyerek şaşkınlıklarını ifade etmişlerdi.

Bediüzzaman’ın açıklamalarında bu emanetin ene olduğu ve enenin de iki yönünün bulunduğu yer alır. Bu yönlerden birincisi nübüvvet, diğer felsefe.

Buradan anlaşılıyor ki bu emaneti kullanarak insan zalimlikten ve cahillikten kurtulabilir. Fakat kullanamazsa cahillik ve zalimlik cihetiyle kimse ona yetişemez.

Asıl itibariyle insanda bu iki özellik hep kalır. Nübüvvet yolunda gidenler İslam kalesinin sağlam surlarına sığınarak ve etkili ekipmanlarını kullanarak şeytanın dürtü ve iğvalarından korunurlar. Ama kalenin sınırlarından uzaklaşmaya başladığında savunmasız kalacağı için şeytanın hile ve tuzaklarından kurtulması kolay olmaz. Akılları hipnoz edecek, duyguları esir alacak bir kuvveti haizdir. O yüzden bir Müslümanın da zalim ve cahil davrandığı zamanlar, haller olabilir. İslam kalesinin tevbe kapısı bu yüzden vardır, açıktır ve son ana kadar hep açık kalacaktır.

 

Hangisine odaklanmalı?

Okullar yarı yıl tatiline girdi. Hatta bir haftası bitti bitecek. Kimi çocuklar heyecanla tatilin tadını çıkarırken bir kısmı da sonraki dönemi kaygıylabekliyor. Dışarıdan pek fark edilmese bile eğitime sekte vuran bir özelliğe sahip bu kaygı. Bunun altında yatan pek çok sebep olabilir. Derslerin yoğunluğu, oyun çağındaki kıpır kıpır çocukların uzun süre hareketsiz oturmak zorunda kalması, eğitimcinin durumu..

Bence sebeplerden biri de sevmedikleri derse çalışmak, onda başarılı olmak için çok çaba sarf etmek zorunda kalmaları. Bu da ayrı bir efor sarf etme anlamına geliyor nitekim. Şunu demek istiyorum:

Çocukların her dersten geçmek zorunda olması, pek çok açıdan bilgili olarak yetişmesine zemin hazırlıyor gibi görünse de bence bir yönüyle onların asıl kabiliyetlerini köreltiyor.

Çünkü mesela anne baba çocuğunun notlarına bakıyor. İyi puan aldığı derslerinde nasıl olsa bir sorun yok diye düşünerek zayıf derslerine odaklanıyor. Çocuğa sabah akşam o dersi çalıştırıyor. Böyle olunca da çocuğun iyi olduğu, daha kabiliyetli olduğu diğer dersler olduğu yerde saymaya devam ediyor.

Yapılması gereken, kabiliyetli olduğu alanlara ağırlık vermek olsa gerek. Çünkü kabiliyet öyle bir şey ki zamanında elinden tutulmazsa köreliyor, normalleşiyor. Ağacın yaşken eğilmesi misali… Burada asıl iş anne babaya düşüyor. Eğitim sistemi henüz bununla ilgilenemeyecek kadar teferruatla uğraşmak durumunda zira.

Güzel bir günün ardından

Akyazı İmam Hatip Ortaokulu’nda tatlı bir söyleşi ve imza programımız oldu. Okul Müdürü Recep Sarıhan ve ayrıca programı teşrif eden Cumhuriyet Ortaokulu Müdürü Fatih Yılmaz Hocalarımızın gayret ve heyecanları dikkate şayandı. Bu heyecan, inşaallah çok güzel nesillerin inşasına vesile olacak…

Ayrıca tadı damaklarda kalacak bir aktivitenin canlı motiflerini dokuyan Güzel bir günün ardından yazısına devam et

33. Tüyap Kitap Fuarı

Önceki gün, Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’nda ilk imza programımızı yaptık. İmzaya gelen arkadaşlarımızla kısa ama güzel sohbetlerimiz oldu.

İlginç anlarımız da olmadı değil. Sağına soluna bakıp stantta oturan birini görür görmez hemen “Abi falan yayınevi hangi salonda acaba?” diye soranlar, 33. Tüyap Kitap Fuarı yazısına devam et

Nefsin faydalı yanları

Nefis, her daim zevkler, eğlenceler peşinde olan, oyundan başını kaldırıp da sorumluluklarını yerine getirmek istmeyen çocuklar gibidir. İyi organize eden ve yönlendirebilen ebeveyn, sadece kendi ailesi için değil, faydalı bir geleceğin de inşasında önemli bir vazife görmüş olur aynı zamanda.

Risale Ayracı programından buna dair bir kesit…

Programın tamamı için tıklayınız.