Kategori arşivi: Makaleler

Bir yolculuktan geriye kalan

Telefonumdaki çektiğim son fotoğrafına bakıyorum. O da ibretlik. Bende yaptığı çağrışımlardan bir tanesi insanı özetler mahiyette: “Bir varmış, bir yokmuş!”

Sıcak bir yaz günü, evinin balkonuna oturmuş, bir kolunu pencereden sarkıtmış bir vaziyette, çok uzaklardan esintiler taşırcasına bir derinlikle çattığı kaşlarıyla etrafı seyrederken ilk defa görmüştüm onu. Yorgunluğun tozları saçlarına ak, tecrübeleri de alnına kıvrım olmuş bir vaziyette konuşuyordu. Kendisine has üslubu, kıstığı gözlerinin üzerinden kaldırıp indirdiği kaşları, konuşurken takındığı ciddi tavrına ayrı bir bilgiçlik katıyordu.

Çok şey görüp yaşamış Cevdet dayı. Öğrendiğim kadarıyla yıllarca vatan hasretiyle başka ülkelerde çalışmış durmuş ve sonunda yeniden vatanına dönmek nasip olmuş ama belki de o hasretlik onda unutamayacağı derin izler bırakmış. Onun gibi bir gurbetlik yaşamadım ama evden, yakınlarından ayrılığın yüreğe ne kadar yıpratıcı geldiğini iyi biliyorum. İnsan alışıyor bir müddet sonra ama alışmak, hiç olmamış gibi değil. Yara çabuk kabuk bağlar bağlamasına da, hafif bir fiskeyle çabucak kanamaya yüz tutar.

Cevdet dayıyı en son ziyaret ettiğimizde hastanedeydi. Hastalığın etkisiyle benzi iyice beyazlamış, soluğu iyice azalmıştı. Ağrılarının olduğunda hiç şüphe yoktu ama biz yanında bulunduğumuz süre zarfında hiçbir şeyi yokmuş gibi metanetle davrandı ve elinden geldiğince o bildiğimiz tavrını takınarak konuştu bizlerle. Fakat artık her şey ortadaydı. Kendisini ne kadar zorlasa da, “benim” dediği vücudu, onun istediği şekilde cevap vermiyordu, veremiyordu.

Birkaç gün önce haberini alıp yola çıktık. Fakat yetişmek nasip olmadı. Biz yoldayken son nefesini de Sahib-i Hakikisine teslim etmiş, yakınlarına veda eyleyerek yeniden buralara veda eylemiş.

Ama artık eski hasretlik günleri geride kaldı. Çünkü asıl şimdi asıl vatanına avdet etti. Artık dünyadaki dertleri, tasaları, sıkıntıları bırakıp bitti. Gitti ama bizlere de büyük bir hakikati ders verip öyle gitti. Dünyaya ait en büyük uğraşların bile yanında küçük kaldığı bir hakikat… Kendisini kabir kapısına kadar yolcu edenler, “Her şey yok olup gidicidir, O’na bakan yüzü müstesna” ayetinin güzel bir dersini aldılar ve en büyük yatırımın insanın beraberinde götürebileceği şeyler olduğu hakikatiyle döndüler.

***

Hayat böyle işte…
Engebeli ve keskin virajlı bir yol misali.
Üstelik çok tehlikeli ve netameli.
Hangisinden gittiğini bilerek, teenniyle ilerlemeli.
Bir gün durup da ardına baktığında,
Yorulduğuna pişman ettirmemeli.

***

Mekânın cennet olsun Cevdet dayı…

cevdet dayi

Hayata reklam arası

Hayat oyunu devam ediyor. Kimi zaman hareketli, kimi zaman durağan, kimi zaman stresli ve korkutucu…

Yükselmeye başlayan güneşle birlikte gün de yavaş yavaş hareketlenir. Hafta başının ayrı bir telaşı var. Kimi bünyelerin ürettiği sendromlar daha haftanın ilk gününden itibaren başlar bir şeyleri zehirlemeye. Var olan enerjisini koparıp fırlatmak için canhıraşanane çalışır.

Neyse ki haftanın son günlerine doğru duygular kısmen de olsa yatışır ve belki de mutluluğun tarifini şenlendirecek enfes iki gün düşüncesi, haftanın kalan günlerinde daha tatlı bir seyrin beklediğini fısıldar kulaklara.

Hayat filmi bu… Hangi kategoriye gireceği belli olmayan bir seyri var. Bazı günler komedi olabilir ama her daim öyle olacağına garanti veren çıkmamış. Bazı günler en korkulu filmlere taş çıkaracak kasvettedir. Bir türlü kabul görmeyen proje ve ödevler, amirin gölgesine bürünmüş bir edayla aniden beliriverir ve kınından sıyrılmış bıçak gibi saplanacak hedef arar; vadesi yaklaşan kredi kart borçları, son günü geldi gelecek faturalar, evdeki hesapla bir türlü denkleşmeyen örfî gelenekler, allak bullak olan borsa vs. bu manzaranın korkutucu ambiyansına eklenen birkaç tablodur. Uykuları allak bullak eden birtakım şahsi ve ailevi sıkıntılar da bu ambiyansın en korkunç çatlaklarına tuz döken ürpertici bir müzik vazifesi görür. Her delikanlının gönlünde yatan zenginlik, “acaba bize de nasip olur mu?” düşüncesiyle bir esinti gibi geçer aradan.

İşte tam o esnada bir sala sesi duyulur ve bir süreliğine her şeyi dondurur. “İş adamı falan kişi hakkın rahmetine kavuşmuştur…” diye salık verir imam hemen akabinde. Bütün o gerilim dolu anlar siyah beyaz bir renge bürünür. Korku filmlerinin en korkunç sahnesinde aniden araya giren bir reklamla değişen bütün duygular gibi cılız bir istihzaya dönüşür o korkular, duygular âleminin bir köşesinde. Öyle ya, orada adam hayat mücadelesi verirken, aniden çıkan beş kuruşluk bir ürünün reklamı, o korku ambiyansının bütün efsununu yerle bir etmeye fazlasıyla yeter!

Derken reklam arası biter. Herkes aynı köşede, aynı yastığa sarılarak kaldığı yerden devam eder filme. Yine her ani harekette ürperir. Tonu sürekli yükselip alçalan o gerilim müziği, tüyleri yine diken diken eder. Herkes her şeyin farkındadır. Olanlar tamamen sanaldır. Ama yine de yürekler ağza gelir. Kalp ritmi normal seyrini çoktan unutmuştur. İşin ilginç yanı, kumandanın tek tuşuna basmak bu gerilimi sonlandıracakken parmak bir türlü varmaz o tuşa. Boş koridorlarda yankılanan kahkahalar ruhu teskin etmezken…

Derken bir reklam arası daha. Aynı döngü tekrar etmeye başlar. Yoksa bir dejavu mu? Belki de…

Ama birileri için bir ara olsa da bu reklamlar, başka birileri için bir sondur.

Az önce biri daha veda etti bu oyuna…

 

Ah Tarık Hocam, ah!

Yaklaşık 20 sene öncesinin İstanbul’unda, çok karışık bir vaziyette, karışık duygular içerisindeyken tanımıştım kendisini. Dershaneye kaydolmuştum. O dönemde derslerimize giren pek çok hoca oldu ama bilahare muhabbetimiz devam eden tek hoca o oldu.

Parlak karakteri, ilmî vukufiyeti ve hepsinden önemlisi içten ve samimi tavırlarıyla çok güzel modellik ediyordu. Bir öğrencisi olarak buna rahatlıkla şahitlik edebilirim.

Hafızamı yokladığımda, girdiğimiz derslere ait pek bir şey canlanmıyor dünyamda. Fakat beyaz önlüğünün içerisinde, sıralar arasında dolaşırken, baktığı herkesle göz teması kurmaya dikkat ederek anlattığı konu aralarına serpiştirilen nükteli izahlarını hatırlıyorum.

Henüz ilk derslerden itibaren kanaat getirmiştim ki, o iyi bir Müslümandı. Kimyanın en küçük bir konusunu bile (sanırım elektron katmanlarıydı konu) enfes bir dille kâinattaki genel düzene ve oradan da aslında her şeyin aynı düzen ve dizilişle birbirine bağlı bulunduğuna, dolayısıyla kâinatta düzenin hâkim olduğuna, görülen birtakım ayrılıkların, sıkıntıların, sürtüşmelerin aslında geçici olduğuna bağlamıştı. Çok rahatlatıcı, umut verici bir bakış açısıydı bu…

Birkaç yıldır hastalığı dolayısıyla tedaviler görüyordu. Elbette çok yoruluyordu. Önceki yılsonuna doğru yapılan ilik naklinin üzerine epey düzelmişti. Hoşsohbetlerinden defalarca hakikatler dinlemiş, müstefid olmuştuk.

Ne olduysa birkaç gün öncesinde oldu. Yeniden bir haber aldık ki tekrar yoğun bakıma alınmış…

Ve en son, ümmetçe Kadir Gecesi olduğunu umduğumuz ve öyle olmasını Rabbimizden niyaz buyurduğumuz Ramazan’ın 27. gecesinde O’nun rahmetine tevdi eyledik mübarek ve muhterem Tarık Tepe ağabeyimizi, hocamızı.

Bütün bu gelişmeler, şunu hatırlamamıza vesile oluyor ki, genç yaşta ve pek çok sıkıntının ardından Rabbimiz onu dar-ı bekaya alarak dünyanın yorucu, boğucu hallerinden onu azat eyledi ve cennet bahçelerine idhal eyledi.

Yapılan onca duanın akabinde, sanki Rabbimiz diyor ki: “Evet, dualarınızı kabul ediyorum ama daha güzel bir surette.”

Aslında günah cihetiyle öldü o; ama ardında bıraktığı sadaka-i cariyeleriyle, yani sevap yönüyle her daim yaşıyor olacak inşaallah.

Evet, o, vazifesini en güzel şekilde yapıp asıl makamına, aslî mekânına döndü. Asıl mesele geride kalanlarda, bizde. Uzun bir yolculukta, bir ağaç gölgesinde durup dinlenme mesabesindeki bu dar âlemden nasıl gideceğimizde. Son nefesin nasıl verileceğinde. O uzun ve yorucu yolculuğu düşününce insan ürpermiyor değil. İnşaallah bizler de Rabbimizin rızasına uygun yaşayabilenlerden oluruz.

Hayatınla güzel örnek olduğun gibi mematınla da ibretler verdin güzel insan. Mekânın cennet, makamın ali olsun…

Kur’an Müslümanlığından “Kur’an’a arz etme” dönemine geçiş

Beşer maharetiyle teşekkül ettirilen pek çok mesele çıktığı dönemde dikkat çekici oluyor, hükmünü icra ediyor ve bir süre sonra da sıradanlaşanlar arasındaki yerini alıyor. Dikkat çekmesinin en önemli sebebi, daha önce duyulmamış olması, dikkate şayan görülmesidir. Buna mümasil, bir süre sonra sıradanlaşmasının sebebi de artık biliniyor olması, bazı şeylerin tekrarmış gibi gelmesi veya aslında anlatıldığı gibi önemli olmadığının anlaşılmasıdır.

“Kur’an Müslümanlığı” diye bilinen meseleye bu nazarla bakabiliriz kanaatimce. Bu, yeni bir mevzu değil. Yıllar öncesinde, hatta yüz yıllar öncesinde var olan, üzerinde ciddi tartışmalar yapılan bir mevzudur. Her ne kadar her dönemde farklı bir isimle gündeme gelmiş olsalar da, bunların temel özelliği, “Kur’an bize yeter” mantığı üzerinde şekillenmiş olmalarıdır.

Kur’an Müslümanlığı söylemi de günden güne sıradanlaştı ve artık dikkat çekmez oldu. Ve derken yeni bir ifadeyle karşılaştık: “Kur’an’a arz!” Çok güzel ve vurucu bir ifade bu. Aynı zamanda sempatik… Bizim kılavuzumuz, iki dünyada rehberimiz olan Kur’an’a her şeyi arz edeceğiz. Onun müsaade ettiklerine evet, ama etmediklerine geçiş vermeyeceğiz… Zaten İslam’ın temeli de bu değil mi?

İlk başlarda gerçekten çok sempatik geliyordu kulaklara, dimağlara. Ve çok azımız müstesna, hepimiz bu söylemin peşinden koştuk. Oradan duyduklarımızı birbirimizle paylaştık. Soranlara hüsn-ü referansta bulunduk. Karşı çıkanları taassupla suçladık. Zaman zaman bizim o güne dek öğrendiklerimizle uyuşmayan şeyler de işitmiyor değildik ama aslolan Kur’an olduğu için onun söyledikleriyle bizim malumatımız çelişse biz kendi bilgimizi mi esas alacaktık? Elbette hayır. Sonra bizim muteber saydığımız şahıslar da bir bir Kur’an’a arz eleğine takılmaya başladı. Onlar da beşerdi ve hata yapmış olabilirlerdi. Ona da tamam dedik. Ve derken günün birinde mesele iman esaslarına kadar dayandı…

O zaman anladık ki bu, öylesine masumca her şeyi Kur’an’a arz etme mesleği değildi. Aslında “Kur’an’a arz” örtüsü altına gizlenerek Hadise ilişen, onu ortadan kaldırmanın yolunu yapan (Kimisi mantığına uymayan Hadislere ilişirken, kimisi Hadisi toptan reddediyor maalesef) ve Hadisi esas alan Ehl-i Sünnet âlimlerini bir bir yıpratma ve gözden düşürme cehdinde olan bir yöntemdi. Ve yani “Kur’an Müslümanlığı”nın isim değiştirmiş versiyonuydu bu. Kur’an Müslümanlığından “Kur’an’a arz etme” dönemine geçiş yazısına devam et

Hadis inkârcıları dini Resulullah’tan daha mı iyi biliyorlar?

Hadis inkârcılığını tehlikeli buluyorum. Çünkü ucu Kur’an’a, yani İslam’ın temeline dayanıyor.

Bu mevzudaki kanaatlerimi dile getirmeye çalıştığım önceki yazımdan sonra bunun nedenlerini ciddi ciddi düşündüm. Fakat maalesef, dindar görünen, sık sık televizyonlara çıkıp din hakkında sorulan sorulara mantıklı cevaplar vermekle ünlenen isimlerin durduk yerde Hadis mevzuunu gündeme getirmelerini bağlayacak nedenler üretemedim.

Belki de birkaç tweetlik bir olaydı ama nedenini anlamakta güçlük çekiyorum. Yıllar öncesinden, Hadis hakkındaki bütün geleneği tanımazlıktan gelerek ciddi ciddi Hadis aleyhinde argümanlar üretip onu yok etmek için kalınca bir kitap yazan bir heyette, isim belirtmeden yer alanların onca yıl sessiz kalarak, ya da küçük itirazlarla yetinerek Hadis hakkında tartışmalara pek girmezken durduk yerde birkaç cümle paylaşmalarını anlamak kolay değil elbette. Ya her günkü sıradan paylaşımlardan biri ya zemin yoklamak ya da yapılacak büyük atış için yavaş yavaş harekete geçmek kabilinden değerlendirilebilir ama kesin bir şey söyleyebilmek zor.

Hakiki sebebini Allah bilir. Ancak (velev hayırlı olduğunu düşünerek bunu yapıyor olsalar bile) insanları yönlendirmek için uğraştıkları bu yolun hiç de hayırla neticelenmeyecek, bilakis tehlikeli denecek bir yol olduğunu ifade etmek gerekir.

Çünkü–ister kasıtlı yapılsın isterse iyi niyetle–bu konudaki çalışmalar, öncelikle, Hadis hakkında şüpheleri yaygınlaştırır. İkincisi, Hadis hakkında ortaya atılan şüpheleri “hakikatmiş” gibi gösterecek tartışmalar başlar belki de başlatılır. Nitekim ne zaman söz konusu Hadis olsa, itiraz edenler hemen mantığa uymayan Hadisleri örnek göstererek işe başlarlar ve bütün Hadisler böyleymiş gibi bir algı oluştururlar; sonra da kademe kademe ilerleyerek bütün Hadislere ilişirler. Akabinde ise bunların dinle bir ilgisinin olmayacağını iddia ederler. Üçüncüsü, böylelikle Hadislere güvenilmeyeceği algısı oluşur/oluşturulur ve bunun yaygarası yapılır. Bunu yapacak gönüllüler bulmak çok da zor olmaz. Son bir aşama ise, ki bu en tehlikelisidir, aynı düşüncenin Kur’an hakkında devreye girmesi… Çünkü Hadis inkârında başvurulan yolların aynısı Kur’an için de sözkonusu. Bu yolla Hadis inkâr edildikten sonra Kur’an’a saldırmak çok daha kolaylaşır. Önündeki büyük bir engel kalkmış oluyor ne de olsa.

Bu bir teori… Belki de uç bir teori… Ancak bu heyetin Hadisi reddeden kitaplarını okuduktan sonra tedirginliğim ciddi oranda arttı. Kitabı satır satır okumadım. Ama okuduğum kısımlar bu düşüncelere kapılmama yetti de arttı. Nitekim Hadis konusunda bugüne kadar konuşulan önemli konuları öne çıkarmışlar ve kendilerince ürettikleri argümanlarla bunları çürütmeye çalışmışlar. Hadis konusunda yeterince bilgisi ve itikadı olmayan çoğu insanın hemen kabul edebileceği kabilden argümanlar…

Bu mevzuyu tehlikeli kılan ana amillerden biri, din konusunda çok konuşan insanlar tarafından bu tartışmanın harlandırılıyor olması. Bu insanların da oluşmuş bir hayran kitlesi mevcut. Ve öyle bir noktaya gelmiş ki, siz bunlar aleyhinde bir cümle kurduğunuzda hemen gericilikle, hurafecilikle yaftalanıyorsunuz. Çelişkiye bakar mısınız? Hani Hadisi savunanlar mutaassıptı! Hadis inkârcıları dini Resulullah’tan daha mı iyi biliyorlar? yazısına devam et

Hadis devreden çıkınca Kur’an’ı hangi akıl izah eder?

Bir süredir İmam Şafii’nin hayatını konu alan bir roman çalışmasına devam ediyorum. Dönemin şartlarına göre Ehl-i Sünnet ulemasının gösterdiği muazzam gayretleri ve İmam Şafii’nin de o mücadeledeki fonksiyonu gerçekten takdire şayan. Hususan İmam Şafii’nin Fıkıh Usulü konusunda attığı temel ve özellikle de Hadis konusundaki neşriyatı, onun hem bulunduğu asır açısından rahatlatıcı hem de sonraki asırlar için yol gösterici mahiyette.

Konu Hadisler olunca sıcağı sıcağına duyulan küçük bir mevzu bile hemen dikkati mucip olabiliyor. Bir cümle bile olsa, arkasında büyük bir fikri sakladığı için küçük görülmeyip bir anda insanın âlemini kaplayabiliyor.

Hadisleri Kim Reddeder?

“Kur’an’ı ön plana çıkarma” başlığı altında Hadisin reddedilmesi meselesinden bahsediyorum.

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, Hadisi reddetme fikri, iki ayrı kesimden gelir. Dini sevmeyen, din ile kavgalı olanlar birinci kesimi oluşturur ki bunlarda toptan reddetme söz konusudur. Buna Kur’an da dâhildir. Fakat ikinci bir kesim vardır ki bu, birincisinden daha tehlikelidir. Bunu fark etmek için bunların söylemlerine ve söylemlerinin yankılarına bakmak yeterlidir. Nitekim birinci kısmın kim olduğu, din aleyhtarlığı belli olduğu için onlara karşı daha dikkatli ve tedbirli olunabiliyor. Ancak aynı şey bu ikinci kısımda pek mümkün olmuyor. İçeriden gelen bir itiraz, dışarıdan yapılan saldırıdaki kadar kolay savuşturulmuyor. Üstelik bunlar ekranlarda çok sık görülerek insanları yönlendirme pozisyonunda olan, itibar edilen, fikirleri benimsenen kişiler olunca durum daha da ciddi bir hal alıyor.

Fikirleri “dini bid’at tortularından arındırma,” “peygamberi iftiralardan kurtarma” gibi cümleler eşliğinde geldiği için pek çok insan bunu önkabulle hemen benimseyebiliyor ya da en azından mütehayyir kalabiliyor. Öyle ya, dinin bid’atlardan arınmasını kim istemez ki! Resulullah’ın (a.s.m.) iftiralardan kurtulması her mü’minin arzu ettiği bir şey değil midir?

Oysa bu o kadar da masum değildir.

Niyetlerini sorgulamıyoruz. Kimsenin niyetini sorgulamak kimseye düşmez. Ancak söyledikleri ve yaptıkları, bunun çok tehlikeleri havi olduğunu alenen gösteriyor. Hadis devreden çıkınca Kur’an’ı hangi akıl izah eder? yazısına devam et

NEBEVÎ NEFES: ÖMER BİN ABDÜLAZİZ

Saray ortamlarında yetişmiş ve rahatlıklar içerisinde büyümüş birisi olan Ömer bin Abdülaziz’in hayatı, bir gecede değişir. Zengin birisiyken aniden fakir oluverir. Süslü ve pahalı giysiler giyerken, yıpranmış kumaştan kıyafetlerle idare etmek zorunda kalır. Bunun sebebi, saray imkânlarından mahrum bırakılması değil; aksine, kendi özgür iradesiyle bunu istemesidir. Başkalarının bunun nedenini anlaması kolay olmaz ama onun düşüncesi çok başkadır. Çünkü o, talep etmediği halde omuzuna yüklenen “halifelik” gibi yüksek bir görevin manevi sorumluluğu altında ezilmektedir. İşte asıl olay, halifelik gecesinden sonra başlar.

Ömer bin Abdülaziz’in yaşadığı zaman, birbirinden çok farklı ve belki de taban tabana zıt denebilecek iki dönemden oluşur. Birincisinde gözlemcidir. İkincisinde ise aktiftir, hatta başroldedir. Bu dönemler özetle şöyledir:

1. Dışta savaşların hükümran olduğu, dâhildeyse iç çekişmelerin dinmek bilmediği için insanların büyük sıkıntılar içerisinde olduğu çocukluk dönemi: Bu dönemde genel olarak üçbaşlılık hâkimdir. Mekke-Kûfe-Şam arasında sürmekte olan üçlü iktidar kavgası kardeşi kardeşe düşürmekte ve İslam âleminin bağrına saplanmış bir hançer gibi kanatmaktadır. Her ne kadar tedavi olarak uygulanan bazı tedbirler, zaman zaman akan kanı durdursa da asıl sorun olan çokbaşlılığa müdahale edilemediği için hançer her hareket ettiğinde kanama yeniden başgöstermektedir.

Buna ilave olarak bir de nerede, ne zaman harekete geçeceği belli olmayan Haricilerin isyanları vardır ki, bu hareket, hem bu üç iktidarın hem de halkın korkulu rüyası haline gelmiş, gününü-gecesini çekilmez kılmıştır.

İktidar kavgaları, isyanlar, istikrarsızlıklar… İnsanlar artık bu kâbusun bir an önce bitmesi için İlahî bir nurun imdada yetişmesi için sürekli duadırlar. NEBEVÎ NEFES: ÖMER BİN ABDÜLAZİZ yazısına devam et

Kayıp Ekmek Operasyonu

Bugün yine bir kitap üzerinden bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.

CNR Kitap Fuarı’nın ikincisi bu yıl mart ayının başlarında düzenlendi (TÜYAP Bursa Kitap Fuarı ise bugün açıldı. 14-22 Mart tarihleri arasında kitap severlere hizmet verecek). Önceki yıla göre biraz daha hareketli olan CNR fuarında en çok dikkatimi çeken husus, çocukların kitaplara olan ilgisiydi. Fakat en çok alınan kitapların diğerlerinden farklı bazı özellikleri olmalı…

Acaba ne olabilir? Birini ötekine göre cazip kılan, çocuğun dünyasında onu ötekine tercih ettiren özellik ya da özellikler nelerdir? Çocuklar ne gibi kitaplar hayal ediyorlar? Yayınevlerinin hazırladığı kitaplar ne ölçüde onların hayal dünyasındaki canlılığa yetişebiliyor?

Küçük yaştaki çocukların renkli dünyası ve buna bağlı olarak da henüz gelişmekte olan kendilerini ifade etme özellikleri bağlamında bakınca çocukların ne ölçüde doğru anlaşıldığı meselesi biraz tartışmalıdır. Ama genel kabul görmüş en yaygın sisteme göre, alternatifler belirlenir ve çocukların en çok rağbet gösterdikleri üzerinde çalışmalar yoğunlaştırılır.

Okul öncesinde çocukların etkileşim kurabilecekleri; görerek, dokunarak, hatta koklayarak içine girebilecekleri çalışmalar ön planda. Burada kitap piyasası ikinci plandadır dersek yeridir. Bir yönüyle oyuncak, bir yönüyle kıyafettir ama asıl itibariyle hem eğlendiren hem öğreten konsantre bir materyaldir çocuk kitabı.

Okul öncesi için durum böyle fakat daha büyük yaştaki çocuklar için bir kriter belirlemek nispeten zordur. Biraz yetişkinler gibi… Çevrenin durumuna göre, televizyonda izlediklerine göre değişiklik arz edebiliyor onların öncelikleri.

Dolayısıyla okul öncesinin piyasasını biraz yetişkinlerin hayal dünyası ve onu desteklediği ölçüde teknolojik imkânlar belirliyor dersek herhalde yanlış olmaz. Fakat okul dönemindeki çocukların ilgi alanları zamana göre değişiklik arz ediyor. Kayıp Ekmek Operasyonu yazısına devam et

“Oralar tehlikeli. Kalk gel memleketine!”

“Güzel gör, hem güzel bak; tâ güzel düşünmeli.
Güzel bil, hem güzel düşün; tâ leziz hayatı bulmalı.”
(Bediüzzaman Said Nursi, Lemeât)

Günün yorgunluğu üzerime çökmüş bir vaziyette akşam eve geliyorum. Bir elif miktarı soluklandıktan sonra ziyaret amacıyla abimlere geçiyorum. Akşam haberleri henüz başlamış, herkes ekrana kilitlenmiş. Çocuklar dâhil… Haberlerden sonra çizgi film izleyecekler, sıralarını bekliyorlar. Kısa bir selamlaşma ve halleşmenin ardından uygun bir yere oturup ben de katılıyorum aynı halkaya. Bir süredir bakmamıştım haberlere. Bu vesileyle iyi de olacak diye geçiriyorum içimden.

Sunucu vızıldayan bir tonla “Bir yan baktın cinayeti daha!” deyip duruyor. Aman Allah’ım! Yine mi cinayet? Bu insanlar birbirlerine bakmayı bile cinayete sebep kılabiliyorlar demek ki!

Derken haberin videosu ekrana geliyor. Birkaç kişinin birisini zapt etmeye çalıştığı birkaç saniyelik bir görüntü defalarca dönüp duruyor ama sunucunun anlattıkları bir türlü bitmiyor.

Çok şükür, sonraki habere geçiliyor… Sunucu bu sefer nefesi tükenircesine bağırarak bir şeyler anlatıyor. Sanki güç yetiremediği bir olay olmuş da insanları yardıma çağırıyormuş gibi bağırıyor. Okula yeni başlayan çocuklardan bir tanesi sunucunun anlattıklarını dinlemeden televizyonun alt tarafında beliren haber başlığını heceleye heceleye okuyor: “Fi-dan bom-ba-sı.” Birkaç kez tekrar edip yazılanı anladıktan sonra hemen sormaya başlıyor: “Fidan Bombası nasıl oluyor? Çok mu tehlikeli bir bomba?”

Gülümsüyorum ve bunun öyle bir bomba olmadığını, çok önemli bir haber olduğu için böyle bir başlık tercih ettiklerini anlatıyorum. Anlamış gibi “Haa” yapıyor. Ama anladığını sanmıyorum.

Sonraki haber açıklaması oldukça merak uyandırıcı: “Pompalı tüfekle sevdiğinin evini bastı.”

Sunucu yine aynı, mahalleyi ayağa kaldıran ses tonuyla anlatıyor ve sevdiği kızı vermedikleri için çareyi, pompalıya evi basmakta bulan gencin haberini de dakikalarca anlatıp duruyor. Ruhum daralmaya başlıyor. “Yok mu yüreklere su serpecek bir haber?” Fakat sonraki haberler daha ruh karartıcı.

Feci bir kaza haberi…

Sonra kız kardeşini yakan bir ablanın haberi…

Allah’ım yardım et! Bizim halimiz ne olacak?

Bir yerde nefret cinayeti, bir kaza haberi daha…

Yaklaşık yirmi dakika içerisinde ruhum daraldı. Artık kalkıp gitmek istedim.

***

Sadece bir akşam değil, her akşam dönüp duruyor bu haberler. Artık iletişim imkânları arttığı için yalnız Türkiye değil, dünya haberlerine kolayca ulaşılabildiği için adeta bütün dünyanın sıkıntılarını bir saatte insanın omuzuna yüklüyorlar. “Acaba bugün haberlerde neler var?” diye ekranın başına oturan bir insanın bütün keyfi yerle bir oluyor. Ben merak ediyorum. Her akşam bunları izleyen bir insanın psikolojisi nasıl sağlam kalabilir? Nasıl olur da tahammülsüzlük baş göstermez?

Elbette haberler tamamen kötüdür şeklinde toptancı bir yaklaşımla olaylara bakmak doğru değildir. Böylesi haberler de her cihetten kötü değildir. İnsanın ibret ve tedbir alması ve böylesi olaylara tevessül etmemesi bakımından en azından uyarıcı etki yaparlar.

Fakat medya, dikkat çekecek, izleyiciyi cezbedecek, “haber değeri olan” olayları mercek altına alıyor ve bunların hepsini bir anda, bir kapta takdim ediyor. Sanki kadrajın dışı diye bir şey yokmuş, âlem bundan ibaretmiş gibi bir üslupta sunuyor. (Kendi penceresinden gördüğü şekilde yorumladığı haberleri söylemiyorum bile.) Bunlar da insan ruhuna ağır geliyor. İnsan kendi dertlerinin üstesinden gelmekte zorlanırken bir de bu yoğunlaştırılmış kara haberler altında eziliyor.

Bir defasında memleketten bir dostum aradı ve durumumu sordu. Birkaç kez iyi olduğumu söylediğim halde tekrar nasıl olduğumu sorunca ben de “Bir şey mi oldu?” diye sordum.

“Az önce haberlerde izledim. Sizin oralar karışmış” dedi. Allah Allah! Benim olaydan haberim yok ama o haberlerden öğrenmiş…

Biraz haberin detayını anlattıktan sonra söylediği şu söz, medyanın insan üzerindeki tesirini benim âlemimde çok güzel resmetti:

“Oralar tehlikeli. Kalk gel memleketine!”

Ertesi gün araştırınca ancak olayın aslını öğrendim. Ama olay kapanmış, gitmişti.

İşte medyanın mahareti! Küçük bir olayı nasıl anlatmışlarsa bizim güvenle yaşadığımız yerleri, arkadaşımın zihnine “tehlikeli” olarak aksettirmeyi başarmış.

Haberlerin insan psikolojisi üzerindeki etkisini bir arkadaşımla konuşurken “RTÜK’ün buna müdahale etmesi gerekir” dedim. Arkadaşım da “Yıllardır böyle oluyor. RTÜK niye değiştirsin ki? Şayet bir sıkıntı olsa zamanında müdahale ederdi” dedi. Ancak zamanında böyle değildi. Eskiden bu kadar yoğunlaştırılmış cinayet, cinnet, kaza, felaket, dolandırıcılık, aldatma, yıkma, yakma haberi yoktu. Şimdi anında her yerden, her türlü haber alınabiliyor. Pek çok olay naklen izlenebiliyor.

O zaman o arkadaşıma demiştim:

Nasıl ki RTÜK şiddet içerikli dizi ya da programları daha geç vakitlere kaydırıyorsa böyle haberleri de o saatlere kaydırmalı. Hiç değilse o vakitte çocuklar izlememiş olur. Ya da nasıl ki televizyonlar spor, hava durumu gibi taksimat yapıyorlarsa bu haberleri de bu şekilde taksim etmeliler. Ve bunların sıraları, hatta saatleri belli olmalı. Gazetelerde “3. Sayfa” meşhurdur. Dileyen okur, dileyen bakmadan atlar, sonraki haberlere geçer.

Arada bir güzel ve insanı umutlandıran haberler de olmuyor değil. Ama bu kadar kara haberin arasında onlar da devede kulak kalıyor. Bu yüzden bir hal çaresi bulmak icap ediyor.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu bir şey yapar mı bilemiyorum ama en azından herkesin kendisini muhafaza etmesi gerekiyor. Nasıl ki her programın herkese hitap etmediğini gösteren işaretler konuyorsa, nasıl ki anne babalar çocuklarına her filmi izletmiyorsa, aynı şekilde anne babalar kendi ruh sıhhatini bozacak programlara karşı bir şekilde sınırlandırma getirmek durumundalar. Yetişkin bile olsa insanı etkileyen, bilinçaltını şekillendiren bir etkisi vardır medyanın zira.

RisaleHaber.Com

Gidişat umut verici

İkinci CNR Kitap Fuarı’nı da geride bıraktık. 28 Şubat-8 Mart 2015 tarihleri arasında düzenlenen fuarı, önceki yıla göre daha hareketli buldum. Bu şekilde birkaç yıl daha devam etmeyi başarabilirse ilgi ve alakanın kat kat artacağı kanaatindeyim. Edebilirse diyorum, çünkü biz genelde çok hızlı başlayıp hızlı netice bekleyen bir yapıya sahibiz. Olmayınca da büyük emekleri bir kalemde silip atabiliyoruz.

Fiziksel artılar

CNR, ulaşım imkânları bakımından daha merkezi bir konuma sahip. Okurun kolay ulaşması düşünülünce bu hiç de yabana atılacak bir husus değil.

İkinci olarak, otoparkının ve fuar girişlerinin ücretsiz olması da takdire şayan bir özellik ve bu fuarı ötekilerinden bir adım öne çıkarıyor.

Fuar alanının genişliği, yeme içme bölümlerindeki çeşitlilik ve alternatifler, sosyal aktivitelere yönelik çalışmalar da dikkatlerden kaçmıyor.

Bu sene özel yer verilen “Nakkaşhane” bölümü enfes olmuştu. Şimdilerde çabucak basılıp okuyucuya ulaşan kitapların bir zamanlar ne gibi emekler verilerek, okuyucuya ulaşması için nasıl aşamalardan geçerek hazırlandığını resmetmesi bakımından önemliydi.

Geçen seneye göre bu sene öğrenci sayısı daha fazlaydı. Ferdi katılımların yanısıra, öğretmenleriyle beraber gelen çok sayıda öğrenci görebildik. Boş bulduğu bir yere çökmüş, az önce aldığı kitabı hemen merakla açıp incelemeye başlayan öğrenciler, belki de fuarın en tatlı yanını oluşturuyorlardı.

Çocuklara yönelik kitap ve faaliyetler

Özellikle çocuk kitaplarına rağbetin daha fazla olduğunu gözlemledim. Hatta çocuklarının zoruyla gelen ebeveynler de vardı. Bunların işi zor tabii. 🙂 Ama belki çocuklarının vesilesiyle ilerleyen zamanlarda onlar da birer kitap kurdu olur ve hatta bu sefer de onlar torunlarını ikna edip bu kitap cümbüşüne getirirler. Belli mi olur? Fakirin ekmeği umut…

Kitap cümbüşü demişken, geçen sene bizim küçük Süheyl’le beraber fuara gitmiştik. Orada çok eğlenmişti. Özellikle çocuk eğlence bölümüne bayılmıştı. Akıl oyunları, zekâ aktiviteleri falan biraz onun yaşına göre büyüktü ama özellikle palyaçolar, kostümlü çizgi film kahramanları, engelli koşu parkuru çok dikkatini çekmişti.

Geçen sene fuardan aldığımız bir kitap vardı. Birkaç gün önce–henüz fuar başlamamışken–o kitabı gördü ve “Eğlenceli kitap yerine gidelim” dedi. Anlamamız biraz zaman aldı ama neticede bizi keyifle güldürdü. Biz de “Gideceğiz” dedik ve yine hep beraber gittik. (Sanırım bu sene o bölüm yoktu. Ya da biz bulamadık.) Yani küçük çocuklara yönelik bu aktiviteler ne kadar da faydalıymış. 3,5 yaşındaki çocuk, bir sene önceki eğlenceyi henüz unutmamış…

Birkaç husus

Kervan yolda dizilecek ve her yeni fuar, bir öncekinden daha tatminkâr olacak, bunda şüphe yok. Ben sadece dikkatimi çeken birkaç noktaya işaret etmek istiyorum.

Fuar gidiş gelişlerinde yol boyunca billboardlarda pek bir reklam göze çarpmıyordu. Merkezi yerlerde tek tük gördüm. Fakat fuar alanına doğru, yolun sağına soluna da afişler, reklamlar asılmalıydı. Fuara gelmeyeceklerin bile CNR’da kitap fuarının olduğunu bilmesi, en azından zihinlerde yer ederdi. Hiç olmazsa, aracıyla ilk defa gelen ve fuar alanını bilmeyen kimselere kolaylık sağlayacak şekilde levhalar, yönlendirici reklamlar asılabilirdi.

Acaba fuar zamanı için neden mart ayı seçildi? Neden şubat ya da nisan değil? Bunun bir sebebi muhakkak vardır ama ben yine de gerekçemi ifade edeyim: Çünkü mart ayı geçiş dönemi olduğu için çok kararsız hava şartları olabilmekte. Soğuk hava şartlarında insanların evlerinden çıkmaları güçleşiyor. Tamam, gerçek okuyucular bir yolunu bulup muhakkak gelirler ama gelmek isteyip de gelemeyenlerin sayısını da önemli ölçüde etkiliyor bu durum. Yayınevi çalışanlarının bile “Görevli olmazsam bu havada evden çıkmazdım” dediğine şahit olduktan sonra bu kanaatim iyice pekişti.

Stantlar konusunda bir şeyler yapılır mı bilemiyorum ama çok statik, yalın ve tekdüze bir görünümleri var. Daha renkli, dikkat çekici ve farklı dekoratif özellikleri olan stantlar katılımcıları cezbedecektir.

Gidişat umut verici

Tarizen şunu da söylemek isterim ki, Tüyap’ta ciddi boy gösteren bazı yayınevlerinin burada olmaması ideolojik birtakım sıkıntıların hâlâ çözümlenmediğini gösteriyor. Tam olarak neler oldu, neler konuşuldu ve yaşandı bilemediğimiz için bir şey diyebilmek çok zor ama en azından bazılarının hâlâ birtakım prangaların esiri olmaktan kurtulamadığını üzülerek görüyoruz. Gerçi önceki sene olmayıp bu sene katılanlar da yok değildi. Bu da hayırlı bir gelişme…

Her ne olursa olsun Basyaybir’in omuzladığı bu faaliyeti devam ettirmesi, geliştirerek sonraki dönemlere aktarması gerekiyor. Hatta ilerleyen zamanlarda uluslararası bir kategori bile kazandırabilecektir. Sanırım bu sene de katılan birkaç yabancı yayınevi vardı. Bu güzel bir gelişme. Şimdilik Afrika ve Asya kıtaları bunun için daha müsait görünüyor. İlerleyen dönemlerde bu yelpaze daha da genişleyecektir.

Bazı yayıncı arkadaşlarla görüştüm. Bütün konuşulanları özetleyecek olan kanaatlerini ortak şu cümlede toplayabiliriz:

“Henüz istenen bir düzeye ulaşılabilmiş değil, ama gidişat umut verici.”

 

Bir pencereye iki manzara

Her insanın, küçük âlemle büyük âlem arasına yerleştirilmiş sürgülü bir penceresi vardır. Bu sürgü hangi tarafa çekilirse, diğer tarafla olan irtibatı ve teması ziyadeleşir.

Herkesin büyük âlemle irtibatı bu pencerelerle sağlandığı için kimin penceresi ne kadar açıksa o ölçüde dünyayla alakası artar.

Şu âlemde görünen her ne varsa insanın kendisinde bitiyor. Her bakış, her duyuş, her dokunuş büyük âlemden küçük âleme ulaşan küçük, bir o kadar da derinlikli bir yolculuğu başlatır. Küçük âlemdeki çalkantılar ya da sükûnet, insanın bunlara verdiği tepkinin şekline göre arz-ı endam eder.

Büyük âlem, imtihan dünyası… Küçük âlem, yani ebediyete uzan yolun başlama noktası…

Bu nokta-i nazardan bakınca, kimin büyük âlemle bağlantısı fazlaysa küçük âlemi o ölçüde dışa bağımlı tepki verir.

İzlediği haberlerden etkilenip “Burada yaşanmaz!” tepkileri de, sosyal medyada yer alan paylaşımlardan yola çıkarak en yakınlarına karşı verdiği fevri tepkiler de bunun neticesindedir.

İmam-ı Rabbanî Mektubat‘ında âlem-i sağir ve âlem-i kebir mukayesesi yapar ve her birinde insanın seyr-i sülukunun olduğunu belirtir. Aynı şekilde Bediüzzaman’ın Meyve Risalesi‘nin Dördüncü Mesele’sinde verdiği daireler örneği de bunun en güzel izahlarından biridir. Kim, hangi daireye ne kadar önem verirse diğer dairelere olan ilgisi, hizmeti o nispette azalır.

Özetle, her iki âlemin selameti için sürgü’nün dengesini iyi kurmak icap ediyor.

Nur ve zulümat

“Allah, iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidayet nuruna kavuşturur.” (Bakara suresi, 257)

Buradaki “nur” ve “zulmet” mukayesesinin ilk ve en öncelikli anlamı, “küfür karanlığından iman nuruna çıkarması” olsa gerek. O günün şartları itibariyle insanın “insanlığının” anlaşılması ancak bu nur sayesinde mümkün olmuştur. Peygamberlerin anlattığı hakikatlerden uzaklaşarak insanlığını yitiren insanoğlu, bu iman nuruyla rahat bir nefes almıştır. Bunu, hak ve batılın ana hatlarının bilindiği bugünden bakarak anlamak biraz güç olabilir. Çünkü olayı şartlarına göre değerlendiremeyip anakronizme düşme tehlikesi vardır. Bunu aşmanın en güzel yolu, o zamanın şartlarına göre değerlendirmektir. Tarih aracına binerek İslam’ın Mekke sokaklarında açıkça ilanından bir gün öncesinin karanlığına gidip oradan nazar etmek, sonra da birkaç yıl sonrasına uzanıp İslam’ın gönüllere taht kurmasıyla saadete dönen asrın aydınlığına bakmakla aralarındaki fark hissedilebilir.

Bu nur sayesinde insanlık mahiyet değiştiriyor ve hak ettiği mertebeye oturuyor. Yer ve gök ve bunların içindekilerin de ifade ettiği manalar birden çağ atlayacak derecede manalar yükleniyor. Her şey Allah’ı anlatmaya başlıyor. Adeta her yerde ilimler meclisi kuruluyor. Nur ve zulümat yazısına devam et

Emanet nedir?

Ahzap suresinin 72. ayetinde şöyle buyurulur:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onlar korktular ve yüklenmekten kaçındılar; insan ise onu yükleniverdi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”

Bu ayette bahsedilen “emanet” nedir?

“Emanet” kavramının çok yönlerinin olabileceğini müfessirlerin yaptığı açıklamalardan anlıyoruz. Bu tanımlara bakınca her birinin çok hakikatler içerdiğini görüyoruz. Mesela kimisi “dindir” demiş, kimisi “Allah’ın emir ve yasakları,” kimisi “akıldır,” kimisi de “sorumluluktur” demiştir. Hepsi de birbirinden mühim…

Müfessirlerin geniş izahlar neticesinde yaptıkları bu tespitler, kıymetli mücevherlerle dolu bir hazine gibi kıymetlidir. Bu hazinenin içinde bir cevher daha vardır ki, o da, tıpkı bir elmas gibi göz kamaştıran ve en çok dikkat çeken “enaniyet,” yani benlik duygusudur. Sahiplik, sahiplenme de denebilir. Emanet nedir? yazısına devam et

Demek Sünnetullah böyle işliyor

Madem Asr-ı Saadet var.
Madem Sahabe, Tabiin ve Tebe-i Tabiin sıralaması var.
Madem her asırda bir müceddidin geleceği vaat ediliyor.
Madem müceddidlerin de yardımcıları saff-ı evvel ve sonrakiler diye niteleniyor.
O halde en selametli yol, kadere teslim olmaktır.
Ayrılıklar, zayıflamalar, kan kayıpları üzüyor ama…
Demek ki Sünnetullah böyle işliyor…