Kategori arşivi: Genel

Yayıncılar buluşması 2019

Basın Yayın Meslek Birliği’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle ortaklaşa tertip ettiği 4. yayıncılar buluşmasını bu sene de dolu dolu geçirdik.

Dünyanın dört bir yanından gelen yayıncılarla 3 gün boyunca keyifli, bilgilendirici muhabbetlerimiz oldu.

Önceden randevulaştığımız yayıncılarla, Meslek Birliği’nin bizim için ayırdığı masalarda oturup karşılıklı eserlerimizi birbirimize tanıttık.

Tanıştığım yayıncılar arasında Vietnam’dan gelen bir yayıncı arkadaşım vardı ki kendisinden hem çok şey öğrendim hem de Vietnam’a gitmek üzere bilet aldım. Ama bu bilet bildiğimiz biletlerden değil. Manevi bir bilet. Beraber niyetleştik ve niyetimizi evrene saldık. Şimdi evrenden gelecek onayı bekliyoruz. 🙂

Kısa boyu ve çekik gözüyle hemen sempatileri üzerine celbeden bu arkadaşım aslında yaşça benden çok büyük. Kendisine doktor diye hitap ediyordum ama aslında o bir profesör.

Programın ilk günü heyecanlı bir şekilde kalkıp moderatöre sorduğu soru esnasında kendisini ilk olarak görmüştüm ama o gün öğle yemeğinde aynı masada oturunca tanışma fırsatı bulduk.

Ben kendisini tanımıyordum ama anlattıklarını ve anlatım tarzını duyunca söylediğim ilk şey “Siz bir eğitimci olmalısınız.” oldu. Karşısında oturan Malezyalı bir arkadaşım ise “O, üniversitede profesör!” dedi. Biraz mahcup oldum ama belli etmemeye çalıştım. 🙂

Prof. Dr. Juan Nadalini, Editöryal Entropia Yayınevi’nin sahibi. Kendisini editör diye niteliyor, kartvizitine de öyle yazmış. Dr. Juan, çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, enerji dolu bir hoca. Çok şey dinledim kendisinden. Özetle şunu diyeceğim:

Şu magneti bana verirken bir yandan bana Vietnam’ı anlattı bir yandan da hayat felsefesini.

“Bu köprü, beni sana kavuşturdu.” demişti. “Aramızda engeller vardı. O engelleri bu köprüyü kullanarak aştık. Aslıdan bu köprü Vietnam’ın simgelerinden biri. Bu nehir de Vietnam’ın meşhur bir nehri. Bu bize anlamlı geliyor. Çünkü insanlar arasındaki engeller ancak köprülerle aşılır.”

Dr. Juan’ın bir mottosu var. Gittiği her yere götürdüğünü söylüyor. Paneldeki konuşmacılardan biri oydu. Konuşmasının sonunda müsaade isteyip açtığı zaman herkes kendisini alkışladı. Mottosu şu: “Birlikte kitap okuyalım.”

Kendisine “Yalnız okusak olmaz mı?” diye sorunca “Olmaz!” dedi. Sonra da nedenini nazikçe ifade etti. Özetle, birliktelikteki sinerjiye vurgu yaptı.

Vietnam’dan Çin’e geçiyoruz. Kate… Aslında başka bir adı var ama Çince okuyamadığım için kartından okuduğum bu isimle ona hitap ediyorum.

Kate hoş sohbet birisi fakat işiyle ilgili ayrıntıları öğrenmeye daha istekli. Bunu görünce iyi bir pazarlamacı olduğunu düşünüyorum. Fakat kısa sohbetimiz esnasında aslında bir editör olduğunu öğreniyorum. Ortak bir noktamızın olmasına seviniyorum. Kendisiyle yaptığım videoyu kaydetmek istediğimi söylüyorum ama o sadece Çince olursa kabul edeceği esprisiyle nazikçe reddediyor. Kısa ama dostça sohbetinden dolayı teşekkür ediyorum Kate’e.

Çay molasında Bangladeş’ten bir yayımcı arkadaşımla tanıştım. İsmi Sandesh. Espri anlayışını, yaklaşım tarzını bizimkine çok benzettim. Bir bardak çay içinceye kadar birbirimiz hakkında çok şey öğrendik. Beni Bangladeş kitap fuarına davet etmedi ama bir sonraki yıl yine İstanbul’a geleceğine söz verdi.

Not: Fotoğrafları ekleyemedim. Sanırım teknik bir sıkıntı var. Giderilince ekleyeceğim.

HORMONLU ELMA

Zamanın birinde, adına Firuz denen bir köyün yakınında çalışan iki arkadaş varmış. Günlerden bir gün arkadaşlardan biri pazardan satın aldığı elmalardan birini arkadaşına vermiş. “Kraliçenin elması kadar güzel ve iri!” şeklinde bir güzel de reklam etmiş. 
Elma gerçekten de çok iriymiş. Elmayı alan arkadaşın iki yumruğundan da büyükçeymiş. Derken aklına takılan bir şey olmuş: “Köyde bin bir emekle baktığımız elmalar küçücük olurken bu nasıl bu kadar büyük olabiliyor?”
O anda arkadaşının az önce şakayla söylediği söz kulaklarında yankılanmış: “Kraliçenin elması...”
Aynşıtayn gibi muzaffer bir ilim adamı edasıyla dilini çıkarmadığı gibi, Arşimet gibi evreka demek de aklına gelmemiş ama “Tabii ya!” diye gözlerinin içi gülmeye başlamış. “Eskiden Pamuk Prenses’in kıskanç üvey annesi vardı. Zehir kattığı büyülü elmayla kızının güzelliğini elinden almak için uğraşırdı. Şimdi ise paragöz yetiştiriciler var. Elmayı hormonla bir güzel semizletip sana yediriyorlar. Sonra da sen hoop hasta olunca da neyin var neyin yok her şeyini alacak, seni soyup soğana çevirecekler...”
***
“Abi bu biraz uçuk oldu sanki!”
“Uçuk olduysa tamamdır.”
“Yok, öyle değil. Yani alakasız oldu demek istedim.”
“Ha, o zaman kötü! Ya nasıl yazsaydık?”
“Bence sonunu biraz değiştirsek yeterli olur. Şöyle yapalım:
Kötü cadı öldü ama varisi olan Paragöz Prens hâlâ hayatta! Pazar pazar gezip herkesin parasını kapıyor. Nasıl?”
“Fena değil! Ama benim anlattığımdan daha uçuk oldu sanki!
Ama bak biz Yedi Cüceleri unuttuk. Onu da katsak daha dikkat çeker.”
“Nasıl mesela?”
“Şöyle: O zaman dar ve izbe bir madende çalıştıkları için boyları uzamayan yedi tane cüce vardı ama şimdi hormonlu elmaları yiyerek küçülen bir nesil...”
“Yok abi, biz bu işi bırakalım en iyisi...”
“Bence güzel bağlayacaktık ama cümlemi bitirmeme izin vermedin.”
Onlar böyle tartışadururken yanıbaşlarındaki elma hâlâ ilk anki canlılığıyla parlayıp onlara göz kırpıyormuş.
***

Gerçek kahramanların ardından gidilir

Günümüzü anlama ve anlamlandırma adına yapılan çalışmalarda, tarihle bağ kurmadan yapılacak bir analiz çabası ne yazık ki akim kalmaya mahkumdur.

Tarihten ibret almak için değil de, bir duygusal etkileşimle kahraman-hain gözüyle bakmak daha kolay geliyor bize.

Oysa her iki okumanın da “insani” tanım ve tanımlamanın üzerini örttüğü muhakkak. Biz de “küfr” ehli miyiz neyiz!!!

Tarihi değil de zihinlerimizi kahraman ve hainlerle donatmamız yüzünden, kendi sınırlarımızdan öte bir dünyayı tanımak gibi bir derdimiz de olmuyor. Hatta kendimizden gayrı rakip de tanımıyoruz bu yüzden.

İkram Arslan kardeşim de işte böyle bir eksik okuyuşu fark etmiş olmalı ki, bir şeyi “hayal ettiğimiz” gibi değil de “olduğu gibi” ortaya koymanın bizi gerçeği anlamaya götürmesi adına böylesi güzel bir esere imza atmış.

Eserin bir tarihi roman formatıyla hazırlanmış olması, özellikle modellenmiş bir zihni okumayı dışarıda bırakan tarih çalışmalarına göre genç okuyucuya daha ulaşılabilir olmasını sağlıyor.

Tarihin en zorlu ve karmaşık dönemlerinden birinde yaşayan bir insanı anlatmak, kaynaklarla ilgili ziyadesiyle sıkıntı yaşadığımız bir ortamda kitabın önemini daha da artırıyor.

Özellikle taraflı okuyuşların, okumadan fikir sahibi oluşların gittikçe bir tutuma dönüştüğü bir ortamda, söz konusu o dönemde yaşanan acıların tekrar yaşanmaması adına, bizi bilgiye, anlamaya, vicdana, gayrete ve umuda çağıran bir çalışmaya imza atan İkram kardeşimi tebrik ediyorum.

Okunup istifade edilmesi dileğiyle…

Kerim Aral’ın yazısı

Ah metrobüs şoförleri ah!

Şu sigara içenlerin metrobüsten çektiği nedir arkadaş! Metrobüs şoförlerinin bunlardan ne alıp veremedikleri var ki adamları saatlerce alıkoyuyorlar? O yüzden adamlar haklı olarak daha ayakları yere ulaşmadan parmakları çakmak taşını çoktan harekete geçirmiş oluyor. Metrobüs duraklarını durduk yere Amerikan siyahilerinin limuzinine çevirmiyorlar yoksa…

O her neyse de birkaç gün önce şahit olduğum iri kıyım bir arkadaşın duman aşkı görülmeye değerdi. Fakat maalesef bu manzarayı görmek dünyada birkaç kişiye nasip oldu.

Metrobüs henüz durmadan sigarasını çıkarıp bakkaldan tatlı çiklet alacak çocuk heyecanıyla sol avucunun içinde sakladı. Ama metrobüs şoförü bu aşkı çok görmüş olacak ki frene biraz sert bastı. Bu arkadaş, tutunduğu direğin etrafında şöyle yarım vals döndü. Büyük bir tehlike geçirdiği halde sol eli imdadına koşmadı.

Sonunda metrobüs durdu. Adam, az önceki bahsettiğimden daha hızlı bir şekilde yaktığı sigarası dudaklarının arasındayken dönüp metrobüse bir Kadir İnanır bakışı attı. O nasıl çekiştir arkadaş! Ağaçlar “Tamam tamam, al bütün oksijenler senin olsun!” der gibi o tarafa meyletti. Metrobüs şoförü dumanın neden olacağı kasırganın ağır hasarından etkilenmemek için öyle bir gazladı ki metrobüsün ön kısımlarında kesin birkaç kişilik boş yer açılmıştır. Keşke o araçta tanıdıklarım olsaydı da sorsaydım. Nasip başka zamana…

Kudüs ve İslam birliği

Batı gibi her işini kılıfına uydurarak hareket eden devletlerden bütün dünyanın itiraz ettiği bir adım atmak akla pek mantıklı gelmiyor. ABD Başkanı Donald Trump, durduk yerde bir açıklama yapıyor ve “Kudüs’ü resmen İsrail’in başkenti olarak tanımanın zamanı geldi” diyor. Herkes Trump’ın açık sözlülüğünden dem vuruyor ama bu bir nabız yoklama da olabilir.

Her şey ve şerde hayır cihetlerine bakmak gerektiği gibi bu meselenin de hayırla sonuçlanması için ümitvarız.

Yıllardır dillendirip durulan ama bir türlü adım atılamayan “ittihat” için belki de bir hızlanma zamanı da gelmiştir. Bir buçuk milyar Müslümandan bahsediliyor. Ama küçük bir meselede bile sözü geçmeyen bir bir buçuk milyar… Birlik yok. Birlik olmayınca bu sadece rakamdan ibaret kalıyor.

Halifelik bu anlamda önemli bir vazife ifa ediyordu… Kaldırılmasıyla, İslam âlemi imamesi koparılan tespih hükmünde kaldı.

Bediüzzaman Yahudilerin özelliklerini anlatırken “hiss-i millî ve dinî”den bahsediyor. Onları başarılı kılan, bu meseleyi  içselleştirmiş olmaları, olaya maddi bir menfaatten ziyade, dinî ve millî bir hisle yaklaşmaları…

İttihad-ı İslam meselesinin artık daha bir samimiyetle, daha bir ciddiyetle ele alınması gerekiyor. Samimiyetle bir araya gelmeyi başarabilirsek inşallah İslam âleminin sıcak tebessümleriyle bütün dünyanın gülümsemesine şahitlik ederiz.

Çocuk gece uyanınca

Adam, gecenin bir vakti çocuğun sesine uyanır. Yanına vardığında nedenini anlaması uzun sürmez. Çocuğun tuvalete gitmesi gerekmektedir. Çocuğu kucaklayıp tuvalete götürür ve dönüp yatağına uzanır. Biraz bekler ama çocuk bir türlü gelmek bilmeyince kalkıp bakmaya gider. Gördüğü manzara karşısında şaşırır. Çocuk dolabın önünde oturmuş kıyafet aramaktadır.
“Ne yapıyorsun?” diye sorunca çocuk yarı açık gözlerle babasına bakar ve babasının ne demek istediğini anlamaya çalışır.
Az sonra, “Okul pantolonumu arıyorum baba.” der. Bu cümleyi duyan babasının burnunun direği sızlar. Çocuk okul vaktinin geldiğini düşündüğü için kıyafetini aramaktadır. Ama yarı uykulu olduğu için ne aradığını da bilemez halde olduğu yerde sağı solu karıştırıyordur.
“Ama saat daha gecenin 2’si.” der babası ve oğluna biraz daha uyumasını söyler. Çocuğun bu cümleyi duymasıyla yatağına dalması bir olur. Peşinden giden babası yanına vardığında uykuya dalmıştır bile.
Çocuk haksız sayılmaz. Normalde okula gitmek için uyandığında da hava karanlıktır. Saatin gecenin 2’si olduğunu nereden bilecek?
Bu manzaraya şahitlik eden babası çok duygulanır ve “Şayet sınavı olmasaydı bugün kesinlikle okula göndermezdim çocuğu.” diye içinden geçirmeden edemez.
Ders saatleri biraz daha az olsa, mesela bir saat azaltılsa bu çocuklar hayatta neyi kaçıracaklar acaba?
***
 Eğitim konusu bildim bileli sıkıntılı bir mevzu bizde. Her yapılan yenilik eskisini aratıyor. Bunu karşılayan deyim  tam da buraya oturuyor maalesef.
Eğitimde başarı konusu gündeme geldiğinde ilk akla gelen Finlandiya. Kimine göre Finlandiya örneği baydı falan deniyor ama bizim bunu deme lüksümüz yok. Şayet konumuz eğitimse ve eğitim konusunda bir şeyler yapılmak isteniyorsa kim ne yapıyor diye bakmamak çok da akıllıca olmaz. Hadi onlar dünya birincisi, onlar kadar olamayız desek bile, neler yaptıklarını, nasıl başardıklarını da merak eden sayısı çok az maalesef. Şu an onlarda uygulanmayan ne varsa bizde var dersek yeridir. Şaka gibi ama doğru. Hal böyleyken birinciliği şöyle bırakalım, çocuklara faydalı bir şeyler bile verip veremediğimiz meselesi kafalarda soru işareti olarak kalıyor.
Öyle ya? Çocukları sabah saat 7’de uyandırınca ve koştur koştur okula götürünce, okuldan aldıktan sonra da birkaç saat ders çalıştırınca, günün neredeyse yarısını harcadığını göre herhalde ilkokulu bitirdiğinde profesör olur diye düşünmeden edemiyor insan.
Ama netice öyle mi? Hayır.
PISA sınavlarında dünya birincisi gelen Finlandiya’ya bakınca şaşırmadan edemiyor insan.
Çok basit birkaç şey:
İlkokulda ödev kesinlikle yasak!
Bizde ödev öylesine yer etmiş hatta işlemiş ki ödev olmazsa bu çocuklar hiçbir şey öğrenemez noktasındayız hâlâ. Hatta velilere bile bunu anlatmak için herhalde uzun bir zaman geçmesi gerekecek. Ödev konusu, üzerinde ciddi ve uzun araştırmalar yapılmayı hak eden bir mevzu. Nitekim bazı araştırmalar da yapılmış. Bana en çarpıcı gelen şuydu: Faydası-zararı kıyaslanınca ilkokulda ödev, çocuğa pek bir şey katmıyormuş. Ortaokulda ve onda da sayısal derslerde cüzi bir miktar katkısı oluyormuş. Nitekim ödev mevzuu ciddi sıkıntıya sebep oluyor. Hele ebeveynin her ikisi de çalışıyorsa o zaman seyreyleyin gümbürtüyü. Çocuğa bir şey öğreteyim derken psikolojiler altüst oluyor maalesef.
Günlük ders 4 saat.
Günlük teneffüs süreleri ise 75 dakikayı buluyor. Türkiye’de o kadar ders saatinin arasına serpiştirilen teneffüs miktarı ortalama 45 dakika. Ortaokul, lise gibi okullarda teneffüs saatlerinin nispeten az olması elbette normal. Ama ilkokuldaki öğrencileri 40 dakika sırada oturtmak ve sonrasında kısacık bir teneffüs vermek çocukların çocukluk duygularını yoran bir durumdur.
Sınıf hareketli ve gürültülü olmak zorunda! 
Açıkçası bunu ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım. “Nasıl olur? Öğretmen nasıl ders anlatabilir ki?” demeden alamamıştım kendimi. Ama detaylarına bakınca anlamıştım meseleyi. Herkes derse katılıyor. Bu da gürültü anlamına geliyor. Hatta bizim sakin görüp de aferin dediğimiz sınıflara benzer bir manzarayı gören bir okul idaresi öğretmenlerine dava açmışlar. Gerçekten çok ilginç. Ama bizim okullarda durum farklı. Daha koşma, zıplama yaşındaki çocukların değil koşması, yüksek sesle konuşması bile yasak. Bu sene okulların açıldığı ilk gün müdür beyin hoş geldiniz konuşmasında şu cümlesine şahit oldum. “Koridorlarda, merdivenlerde koşanı görmeyeyim.” Hani merdiveni anladım da 6 yaşındaki çocuğun birkaç saat boyunca koşmaması onun hem ruh dünyasını hem de fiziki gelişimini harap eder.
Bu liste böyle uzayıp gider ama bu birkaç tanesi bile eğitimdeki sıkıntının boyutunu gözler önüne sermeye yetiyordur kanaatimce.
Elbette Türkiye’yi Finlandiya ile birebir kıyas etmek doğru olmaz. Her ülkenin kendine has sıkıntıları vardır. Bunları göz önünde bulundurmadan kıyas yapmak insaflı olmayacaktır. Ama en azından göz önünde duran yanlışların gündeme alınıp düzeltilmesi, yarınlarımızı aydınlatacak birer fener yakmak hükmüne geçecektir.

Nebevî Nefes Ömer bin Abdülaziz

“Ömer bin Abdülaziz ismini hiç duydunuz mu? Bu ismi duyduğunuzda muhayyilenizde neler canlanıyor acaba?” Bunu çok merak ediyorum.

Neden mi?

Bu kitabı okumadan önce yazarı bana sormuştu:

“Ömer bin Abdülaziz’i tanıyor musun?” diye. Ben de:

“İslâm’ın beşinci halifesi olarak tanımlanır” diyerek cevap vermiştim. Evet, kendisi hakkında yalnızca bu kadar bilgim vardı.

Esasında bu cevap doğru, Ömer bin Abdülaziz İslâm’ın beşinci raşid halifesi sayılır fakat bu tanımlamayı nasıl kazanmıştı? Böylesine üstün bir sıfatı ne yapıp da elde etmişti? İşte tam bu noktada çok önemli sırlar gizli olsa gerek diye düşünüyorum. Sizce de öyle değil mi?

Böylesine kıymetli bir unvanın kendisine verilmiş bir şahsiyeti en fazla iki cümle ile tanımlamak, zihin dünyamızda iki cümlelik bir ifade ile şekillendirmek ne kadar üzücü bir durum diye düşündüm ve İkram Arslan’ın kaleme aldığı Nebevi Nefes Ömer bin Abdülaziz kitabını okumaya karar verdim. İyi ki de bu kararı almışım. Zihin dünyamda, muhayyilemde yeniden bir Ömer bin Abdülaziz portresi şekillendi. Yapmış olduğu icraatlarıyla, gösterdiği azimle, yaptığı fedakârlıklarıyla, kendisine İslâm’ı dava etmesiyle nasıl önemli bir karakter olduğunun farkına vardım.

***

İkram Arslan, romanlarına başlamadan önce okuyucusunu meraklandırmasını çok iyi biliyor. Öyle bir giriş yapıyor ki okuduğunuz her sayfada o verilen ilk ipucunun nereye ulaştığını öğrenmek istiyorsunuz. Bu da sizi bütün kitap boyunca canlı tutuyor. “Gizli Hazine” bölümü de bunlardan biri.

“Bir insan neyi değiştirebilir ki?” sorusunun cevabını İkram Arslan Ömer bin Abdülaziz’in hayatını konu edinerek veriyor. Öyle bir cevap ki bu, gelmiş olduğu köklere muhalif olarak hareket eden bir topluma yeniden bir düzen verip istikamet çiziyor Ömer bin Abdülaziz.

Sadece 29 ay gibi kısa bir süre içerisinde neredeyse bir birbirine girmiş İslâm âlemine nizam verecek ve kasvetle kararmış afakı aydınlığa gark edecek Ömer bin Abdülaziz’in romanını okumalısınız…

Yusuf Yıldız

Bir yolculuktan geriye kalan

Telefonumdaki çektiğim son fotoğrafına bakıyorum. O da ibretlik. Bende yaptığı çağrışımlardan bir tanesi insanı özetler mahiyette: “Bir varmış, bir yokmuş!”

Sıcak bir yaz günü, evinin balkonuna oturmuş, bir kolunu pencereden sarkıtmış bir vaziyette, çok uzaklardan esintiler taşırcasına bir derinlikle çattığı kaşlarıyla etrafı seyrederken ilk defa görmüştüm onu. Yorgunluğun tozları saçlarına ak, tecrübeleri de alnına kıvrım olmuş bir vaziyette konuşuyordu. Kendisine has üslubu, kıstığı gözlerinin üzerinden kaldırıp indirdiği kaşları, konuşurken takındığı ciddi tavrına ayrı bir bilgiçlik katıyordu.

Çok şey görüp yaşamış Cevdet dayı. Öğrendiğim kadarıyla yıllarca vatan hasretiyle başka ülkelerde çalışmış durmuş ve sonunda yeniden vatanına dönmek nasip olmuş ama belki de o hasretlik onda unutamayacağı derin izler bırakmış. Onun gibi bir gurbetlik yaşamadım ama evden, yakınlarından ayrılığın yüreğe ne kadar yıpratıcı geldiğini iyi biliyorum. İnsan alışıyor bir müddet sonra ama alışmak, hiç olmamış gibi değil. Yara çabuk kabuk bağlar bağlamasına da, hafif bir fiskeyle çabucak kanamaya yüz tutar.

Cevdet dayıyı en son ziyaret ettiğimizde hastanedeydi. Hastalığın etkisiyle benzi iyice beyazlamış, soluğu iyice azalmıştı. Ağrılarının olduğunda hiç şüphe yoktu ama biz yanında bulunduğumuz süre zarfında hiçbir şeyi yokmuş gibi metanetle davrandı ve elinden geldiğince o bildiğimiz tavrını takınarak konuştu bizlerle. Fakat artık her şey ortadaydı. Kendisini ne kadar zorlasa da, “benim” dediği vücudu, onun istediği şekilde cevap vermiyordu, veremiyordu.

Birkaç gün önce haberini alıp yola çıktık. Fakat yetişmek nasip olmadı. Biz yoldayken son nefesini de Sahib-i Hakikisine teslim etmiş, yakınlarına veda eyleyerek yeniden buralara veda eylemiş.

Ama artık eski hasretlik günleri geride kaldı. Çünkü asıl şimdi asıl vatanına avdet etti. Artık dünyadaki dertleri, tasaları, sıkıntıları bırakıp bitti. Gitti ama bizlere de büyük bir hakikati ders verip öyle gitti. Dünyaya ait en büyük uğraşların bile yanında küçük kaldığı bir hakikat… Kendisini kabir kapısına kadar yolcu edenler, “Her şey yok olup gidicidir, O’na bakan yüzü müstesna” ayetinin güzel bir dersini aldılar ve en büyük yatırımın insanın beraberinde götürebileceği şeyler olduğu hakikatiyle döndüler.

***

Hayat böyle işte…
Engebeli ve keskin virajlı bir yol misali.
Üstelik çok tehlikeli ve netameli.
Hangisinden gittiğini bilerek, teenniyle ilerlemeli.
Bir gün durup da ardına baktığında,
Yorulduğuna pişman ettirmemeli.

***

Mekânın cennet olsun Cevdet dayı…

cevdet dayi

Hayata reklam arası

Hayat oyunu devam ediyor. Kimi zaman hareketli, kimi zaman durağan, kimi zaman stresli ve korkutucu…

Yükselmeye başlayan güneşle birlikte gün de yavaş yavaş hareketlenir. Hafta başının ayrı bir telaşı var. Kimi bünyelerin ürettiği sendromlar daha haftanın ilk gününden itibaren başlar bir şeyleri zehirlemeye. Var olan enerjisini koparıp fırlatmak için canhıraşanane çalışır.

Neyse ki haftanın son günlerine doğru duygular kısmen de olsa yatışır ve belki de mutluluğun tarifini şenlendirecek enfes iki gün düşüncesi, haftanın kalan günlerinde daha tatlı bir seyrin beklediğini fısıldar kulaklara.

Hayat filmi bu… Hangi kategoriye gireceği belli olmayan bir seyri var. Bazı günler komedi olabilir ama her daim öyle olacağına garanti veren çıkmamış. Bazı günler en korkulu filmlere taş çıkaracak kasvettedir. Bir türlü kabul görmeyen proje ve ödevler, amirin gölgesine bürünmüş bir edayla aniden beliriverir ve kınından sıyrılmış bıçak gibi saplanacak hedef arar; vadesi yaklaşan kredi kart borçları, son günü geldi gelecek faturalar, evdeki hesapla bir türlü denkleşmeyen örfî gelenekler, allak bullak olan borsa vs. bu manzaranın korkutucu ambiyansına eklenen birkaç tablodur. Uykuları allak bullak eden birtakım şahsi ve ailevi sıkıntılar da bu ambiyansın en korkunç çatlaklarına tuz döken ürpertici bir müzik vazifesi görür. Her delikanlının gönlünde yatan zenginlik, “acaba bize de nasip olur mu?” düşüncesiyle bir esinti gibi geçer aradan.

İşte tam o esnada bir sala sesi duyulur ve bir süreliğine her şeyi dondurur. “İş adamı falan kişi hakkın rahmetine kavuşmuştur…” diye salık verir imam hemen akabinde. Bütün o gerilim dolu anlar siyah beyaz bir renge bürünür. Korku filmlerinin en korkunç sahnesinde aniden araya giren bir reklamla değişen bütün duygular gibi cılız bir istihzaya dönüşür o korkular, duygular âleminin bir köşesinde. Öyle ya, orada adam hayat mücadelesi verirken, aniden çıkan beş kuruşluk bir ürünün reklamı, o korku ambiyansının bütün efsununu yerle bir etmeye fazlasıyla yeter!

Derken reklam arası biter. Herkes aynı köşede, aynı yastığa sarılarak kaldığı yerden devam eder filme. Yine her ani harekette ürperir. Tonu sürekli yükselip alçalan o gerilim müziği, tüyleri yine diken diken eder. Herkes her şeyin farkındadır. Olanlar tamamen sanaldır. Ama yine de yürekler ağza gelir. Kalp ritmi normal seyrini çoktan unutmuştur. İşin ilginç yanı, kumandanın tek tuşuna basmak bu gerilimi sonlandıracakken parmak bir türlü varmaz o tuşa. Boş koridorlarda yankılanan kahkahalar ruhu teskin etmezken…

Derken bir reklam arası daha. Aynı döngü tekrar etmeye başlar. Yoksa bir dejavu mu? Belki de…

Ama birileri için bir ara olsa da bu reklamlar, başka birileri için bir sondur.

Az önce biri daha veda etti bu oyuna…

 

Ah Tarık Hocam, ah!

Yaklaşık 20 sene öncesinin İstanbul’unda, çok karışık bir vaziyette, karışık duygular içerisindeyken tanımıştım kendisini. Dershaneye kaydolmuştum. O dönemde derslerimize giren pek çok hoca oldu ama bilahare muhabbetimiz devam eden tek hoca o oldu.

Parlak karakteri, ilmî vukufiyeti ve hepsinden önemlisi içten ve samimi tavırlarıyla çok güzel modellik ediyordu. Bir öğrencisi olarak buna rahatlıkla şahitlik edebilirim.

Hafızamı yokladığımda, girdiğimiz derslere ait pek bir şey canlanmıyor dünyamda. Fakat beyaz önlüğünün içerisinde, sıralar arasında dolaşırken, baktığı herkesle göz teması kurmaya dikkat ederek anlattığı konu aralarına serpiştirilen nükteli izahlarını hatırlıyorum.

Henüz ilk derslerden itibaren kanaat getirmiştim ki, o iyi bir Müslümandı. Kimyanın en küçük bir konusunu bile (sanırım elektron katmanlarıydı konu) enfes bir dille kâinattaki genel düzene ve oradan da aslında her şeyin aynı düzen ve dizilişle birbirine bağlı bulunduğuna, dolayısıyla kâinatta düzenin hâkim olduğuna, görülen birtakım ayrılıkların, sıkıntıların, sürtüşmelerin aslında geçici olduğuna bağlamıştı. Çok rahatlatıcı, umut verici bir bakış açısıydı bu…

Birkaç yıldır hastalığı dolayısıyla tedaviler görüyordu. Elbette çok yoruluyordu. Önceki yılsonuna doğru yapılan ilik naklinin üzerine epey düzelmişti. Hoşsohbetlerinden defalarca hakikatler dinlemiş, müstefid olmuştuk.

Ne olduysa birkaç gün öncesinde oldu. Yeniden bir haber aldık ki tekrar yoğun bakıma alınmış…

Ve en son, ümmetçe Kadir Gecesi olduğunu umduğumuz ve öyle olmasını Rabbimizden niyaz buyurduğumuz Ramazan’ın 27. gecesinde O’nun rahmetine tevdi eyledik mübarek ve muhterem Tarık Tepe ağabeyimizi, hocamızı.

Bütün bu gelişmeler, şunu hatırlamamıza vesile oluyor ki, genç yaşta ve pek çok sıkıntının ardından Rabbimiz onu dar-ı bekaya alarak dünyanın yorucu, boğucu hallerinden onu azat eyledi ve cennet bahçelerine idhal eyledi.

Yapılan onca duanın akabinde, sanki Rabbimiz diyor ki: “Evet, dualarınızı kabul ediyorum ama daha güzel bir surette.”

Aslında günah cihetiyle öldü o; ama ardında bıraktığı sadaka-i cariyeleriyle, yani sevap yönüyle her daim yaşıyor olacak inşaallah.

Evet, o, vazifesini en güzel şekilde yapıp asıl makamına, aslî mekânına döndü. Asıl mesele geride kalanlarda, bizde. Uzun bir yolculukta, bir ağaç gölgesinde durup dinlenme mesabesindeki bu dar âlemden nasıl gideceğimizde. Son nefesin nasıl verileceğinde. O uzun ve yorucu yolculuğu düşününce insan ürpermiyor değil. İnşaallah bizler de Rabbimizin rızasına uygun yaşayabilenlerden oluruz.

Hayatınla güzel örnek olduğun gibi mematınla da ibretler verdin güzel insan. Mekânın cennet, makamın ali olsun…

Hadîsin önemine bir kelimelik bir örnek

Bir ilmin anlaşılması için o ilmin terminolojisine de az-çok hakim olmak gerekir. Çünkü terminoloji, o ilimde özel kullanılan kelimeleri ifade eder ki, burada kelimeler kendi sözlük anlamları dışında, farklı bir anlamda kullanılmışlardır.

Mesela “diz kırma” ifadesini tasavvufta kullanırsanız “Bir şeyhin/büyüğün tedrisinde bulunma, saygıyla huzurunda durma, ondan ders alma” gibi anlamlar çıkarırsınız. Tasavvufa yeni yeni meyleden birisi bunu spordaki kullanımı gibi anlarsa, tasavvufu hiç anlamaz ve belki de bırakıp uzaklaşır.

Aynı şekilde Kur’an’ı en doğru şekilde anlamanın yolu, Resulullah’ı (a.s.m.) dinlemekten geçer. Çünkü vahye ilk muhatap olması hasebiyle dinî terminolojiyi en iyi bilen odur. Şayet o dinlenilmezse, Kur’an anlaşılmaz.

Resulullah’ın (a.s.m.) “Ben salâtı nasıl yapıyorsam siz de benden gördüğünüz gibi salât yapın” hadisi bu konuda bize yol gösterecek en güzel örneklerden biridir. Çünkü “salât” kelimesi o gün itibariyle “dua, ibadet, ibadet yeri” anlamlarında kullanılıyor ama bugün bizim bildiğimiz şekilde “namaz” olarak kullanılmıyordu. Şayet Resulullah’ın (a.s.m.) “benden gördüğünüz gibi” ilavesi olmasaydı ya da birileri başkasına aktarırken ondan gördüğü şekilde aktarmasaydı, muhataplar itiraz edebilir, “kelimede bu şekilde eğilip kalma anlamı yok” diyebilirdi. Çünkü adına İslam denen yeni bir dinin gönderildiğini ve bu dinin kendine has yeni bir terminolojisi olduğunu bilmeyecekti.

İşte, Resulullah’ı (a.s.m.) dinlemeden Kur’an’ı anlamanın ve tabii ki yaşamanın mümkün olmayacağına bir kelimelik bir örnek…

İnsan insanın düşmanı mı?

2016’ya yaklaştığımız şu günlerde demokrasi ve insan haklarının zirvesinde olmamız icap ederken “hangi ülkenin silahı ne kadar etkili” yarışmalarını ve ideoloji savaşlarını hayretle izliyoruz. Demek ki demokrasi bilgiyle/bilmekle olmuyor. 1000 yıl öncesini vahşetle yâd edenler, onların bir yılda yapamadığı vahşetin on katını bir günde yapabiliyorlar. Diğer taraftan, aynı fikri benimsemediği için insanlar, birer birer idama mahkûm edilebiliyorlar.

Biraz sloganik olacak ama insan hayatı çok kıymetli. Bu tür oyunlarla başkalarını yok sayarak, evleri tarumar, yuvaları paramparça ederek kazanıldığı sanılan her savaş, insan nesline ve dolayısıyla dünyanın geleceğine açılmış tehlikeli bir savaştan farksızdır.

İnsanoğlunun geçmişinde pek çok karanlık dönemler var. Fakat her geçen asır, bir öncekine rahmet okutur kabilinden… Son dünya savaşında, Wikipedia kayıtlarına göre, 73 milyon insan yok olmuş. Söylenmesi dile çok kolay ama acısı kalplerin kaldıramayacağı kadar derin ve ağır. 73 milyon! Acı bir gerçektir ki, ölenlerin sadece 24 milyonu asker. Geriye kalan 49 milyon, hiçbir şeyle ilgisi olmayan masum sivil halk. Ve geride kalanlar, ölenlerden daha şanslı değil.

Askerler de elbette masum insanlar kategorisinde… Baştaki birkaç kişinin kavgasının bedelini onlar ağır bir şekilde ödüyorlar. Hadi en nihayetinde buna tamam dense bile masum insanların arada telef olması, savaşın çirkin yüzündeki kanlı peçeyi biraz daha aralıyor.

Elinde mızrağıyla dolaşan eski insanları vahşilikle itham eden “medenilere” şaşmamak elde değil. Nihayetinde o insan, o mızrağı kendini korumak ve evine bir şeyler götürebilmek için kullanıyor. Fakat kendini medeni diye niteleyen insanlar, bulabildiği her zulaya istiflediği dünyalığıyla yetinmiyor, bir de başkasının elindekilere odaklanarak “bende daha fazlası olacak” hırsıyla ne pahasına olursa olsun onu ondan almak için sinsi planlar yapabiliyorlar. Dünya savaşlarının en büyük amillerinden biri bu değil miydi? Sömürgecilikte geri kalan ve herkes her şeyi götürdü, bana bir şey kalmadı kaygısıyla Almanların hırsla her tarafa saldırmasıyla olay büyüdükçe büyümemiş miydi? Ya sonra? 73 milyon kayıp ve üzerinden kana bulanmış dumanların yükseldiği yaralı bir dünya…

Karamsarlık saçmak çok kötü bir şey, karamsar olmak ondan beter… Ben de karamsar değilim. Ama hırsla her şeyi ellerinin altına almaya çalışan ve hatta kendilerini dünyanın efendisi gören güç delisi günümüz ülkeleri başlarını sert bir kayaya çarpmadan da akılları başlarına gelecek gibi değil. O sert kaya nasıl olur ya da ne zaman böyle bir şeye şahitlik ederiz bilemiyorum ama o zamana kadar daha çok masumun ahını alacakları kesin.

Demokrasi var ve ben de buna kaniyim. Fakat güçlülerin diline düşünce, sadece kötü emellerini yerine getirmek için kullandıkları etkili bir silaha dönüşüyor. Son 15 yıl içerisinde dünya bunun örneklerine şahitlik etti.

Peki herkesin ballandıra ballandıra anlattığı Batılılardaki demokrasi? Evet, demokrasinin sözlüklerde yazılan anlamını kendi aralarında oldukça iyi yerine getirmeye çalışıyorlar ama kendileri için…

Güzel şeyleri kirli emellerine alet ederek güzel şeyler yapmaya çalışan dünya devletlerinin uğraşları bana hiç samimi gelmiyor. Evlerin üzerine bombalar yağdırıldığı sürece insan vahşiliği bitmiş sayılmaz.

Eskiden vahşilik cahillikle özdeşti. Ama şimdiki vahşilik caniliğe dönmüş durumda. Çünkü şimdikiler, eğitimli vahşiler. Ve her tarafa çevirdiği silahının bir gün kendisini de yok edeceğini düşünemeyecek kadar yoğunlar.

Allah, bu basireti bağlanmışların akıllarını tez zamanda başlarına getirsin.

Edebiyatdefteri.com

Üç günlük boya

Hz. Musa’yla Firavun aralarında şöyle bir kıssanın geçtiği rivayet edilir tefsirlerde:

Artık genç değildir Firavun. Saçlarına düşen aklar, onu korkutmaya başlar. Eskisi kadar gücünün yerinde olmadığının zaten farkındadır ama bu beyaz saçlar psikolojisini de iyiden iyiye bozar ve onu daha sinirli biri haline getirir. Öfke yüklüdür; herkesi azarlar ve maiyetine zor günler yaşatır. Üç günlük boya yazısına devam et