Admin tarafından yazılmış tüm yazılar

Yayıncılar buluşması 2019

Basın Yayın Meslek Birliği’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle ortaklaşa tertip ettiği 4. yayıncılar buluşmasını bu sene de dolu dolu geçirdik.

Dünyanın dört bir yanından gelen yayıncılarla 3 gün boyunca keyifli, bilgilendirici muhabbetlerimiz oldu.

Önceden randevulaştığımız yayıncılarla, Meslek Birliği’nin bizim için ayırdığı masalarda oturup karşılıklı eserlerimizi birbirimize tanıttık.

Tanıştığım yayıncılar arasında Vietnam’dan gelen bir yayıncı arkadaşım vardı ki kendisinden hem çok şey öğrendim hem de Vietnam’a gitmek üzere bilet aldım. Ama bu bilet bildiğimiz biletlerden değil. Manevi bir bilet. Beraber niyetleştik ve niyetimizi evrene saldık. Şimdi evrenden gelecek onayı bekliyoruz. 🙂

Kısa boyu ve çekik gözüyle hemen sempatileri üzerine celbeden bu arkadaşım aslında yaşça benden çok büyük. Kendisine doktor diye hitap ediyordum ama aslında o bir profesör.

Programın ilk günü heyecanlı bir şekilde kalkıp moderatöre sorduğu soru esnasında kendisini ilk olarak görmüştüm ama o gün öğle yemeğinde aynı masada oturunca tanışma fırsatı bulduk.

Ben kendisini tanımıyordum ama anlattıklarını ve anlatım tarzını duyunca söylediğim ilk şey “Siz bir eğitimci olmalısınız.” oldu. Karşısında oturan Malezyalı bir arkadaşım ise “O, üniversitede profesör!” dedi. Biraz mahcup oldum ama belli etmemeye çalıştım. 🙂

Prof. Dr. Juan Nadalini, Editöryal Entropia Yayınevi’nin sahibi. Kendisini editör diye niteliyor, kartvizitine de öyle yazmış. Dr. Juan, çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, enerji dolu bir hoca. Çok şey dinledim kendisinden. Özetle şunu diyeceğim:

Şu magneti bana verirken bir yandan bana Vietnam’ı anlattı bir yandan da hayat felsefesini.

“Bu köprü, beni sana kavuşturdu.” demişti. “Aramızda engeller vardı. O engelleri bu köprüyü kullanarak aştık. Aslıdan bu köprü Vietnam’ın simgelerinden biri. Bu nehir de Vietnam’ın meşhur bir nehri. Bu bize anlamlı geliyor. Çünkü insanlar arasındaki engeller ancak köprülerle aşılır.”

Dr. Juan’ın bir mottosu var. Gittiği her yere götürdüğünü söylüyor. Paneldeki konuşmacılardan biri oydu. Konuşmasının sonunda müsaade isteyip açtığı zaman herkes kendisini alkışladı. Mottosu şu: “Birlikte kitap okuyalım.”

Kendisine “Yalnız okusak olmaz mı?” diye sorunca “Olmaz!” dedi. Sonra da nedenini nazikçe ifade etti. Özetle, birliktelikteki sinerjiye vurgu yaptı.

Vietnam’dan Çin’e geçiyoruz. Kate… Aslında başka bir adı var ama Çince okuyamadığım için kartından okuduğum bu isimle ona hitap ediyorum.

Kate hoş sohbet birisi fakat işiyle ilgili ayrıntıları öğrenmeye daha istekli. Bunu görünce iyi bir pazarlamacı olduğunu düşünüyorum. Fakat kısa sohbetimiz esnasında aslında bir editör olduğunu öğreniyorum. Ortak bir noktamızın olmasına seviniyorum. Kendisiyle yaptığım videoyu kaydetmek istediğimi söylüyorum ama o sadece Çince olursa kabul edeceği esprisiyle nazikçe reddediyor. Kısa ama dostça sohbetinden dolayı teşekkür ediyorum Kate’e.

Çay molasında Bangladeş’ten bir yayımcı arkadaşımla tanıştım. İsmi Sandesh. Espri anlayışını, yaklaşım tarzını bizimkine çok benzettim. Bir bardak çay içinceye kadar birbirimiz hakkında çok şey öğrendik. Beni Bangladeş kitap fuarına davet etmedi ama bir sonraki yıl yine İstanbul’a geleceğine söz verdi.

Not: Fotoğrafları ekleyemedim. Sanırım teknik bir sıkıntı var. Giderilince ekleyeceğim.

HORMONLU ELMA

Zamanın birinde, adına Firuz denen bir köyün yakınında çalışan iki arkadaş varmış. Günlerden bir gün arkadaşlardan biri pazardan satın aldığı elmalardan birini arkadaşına vermiş. “Kraliçenin elması kadar güzel ve iri!” şeklinde bir güzel de reklam etmiş. 
Elma gerçekten de çok iriymiş. Elmayı alan arkadaşın iki yumruğundan da büyükçeymiş. Derken aklına takılan bir şey olmuş: “Köyde bin bir emekle baktığımız elmalar küçücük olurken bu nasıl bu kadar büyük olabiliyor?”
O anda arkadaşının az önce şakayla söylediği söz kulaklarında yankılanmış: “Kraliçenin elması...”
Aynşıtayn gibi muzaffer bir ilim adamı edasıyla dilini çıkarmadığı gibi, Arşimet gibi evreka demek de aklına gelmemiş ama “Tabii ya!” diye gözlerinin içi gülmeye başlamış. “Eskiden Pamuk Prenses’in kıskanç üvey annesi vardı. Zehir kattığı büyülü elmayla kızının güzelliğini elinden almak için uğraşırdı. Şimdi ise paragöz yetiştiriciler var. Elmayı hormonla bir güzel semizletip sana yediriyorlar. Sonra da sen hoop hasta olunca da neyin var neyin yok her şeyini alacak, seni soyup soğana çevirecekler...”
***
“Abi bu biraz uçuk oldu sanki!”
“Uçuk olduysa tamamdır.”
“Yok, öyle değil. Yani alakasız oldu demek istedim.”
“Ha, o zaman kötü! Ya nasıl yazsaydık?”
“Bence sonunu biraz değiştirsek yeterli olur. Şöyle yapalım:
Kötü cadı öldü ama varisi olan Paragöz Prens hâlâ hayatta! Pazar pazar gezip herkesin parasını kapıyor. Nasıl?”
“Fena değil! Ama benim anlattığımdan daha uçuk oldu sanki!
Ama bak biz Yedi Cüceleri unuttuk. Onu da katsak daha dikkat çeker.”
“Nasıl mesela?”
“Şöyle: O zaman dar ve izbe bir madende çalıştıkları için boyları uzamayan yedi tane cüce vardı ama şimdi hormonlu elmaları yiyerek küçülen bir nesil...”
“Yok abi, biz bu işi bırakalım en iyisi...”
“Bence güzel bağlayacaktık ama cümlemi bitirmeme izin vermedin.”
Onlar böyle tartışadururken yanıbaşlarındaki elma hâlâ ilk anki canlılığıyla parlayıp onlara göz kırpıyormuş.
***

Apollo cıstak

İşinden evine dönen her baba gibi ben de o akşam elimde market poşetleriyle caddeden aşağı yürürken ortalama 2000000 km uzaktan gelen ama geçen her saniyede sanki ordusuyla kulak sarayımın dibine yanaşmış bir fatih edasıyla, müziğinin her ritmi kulak zarımı delmek için üst üste darbeler indiren bir koçbaşından daha korkunç tahribe neden olurken, kulak çeperimdeki yankısı bile kafamın tasını attırmak için aşırı baskı uygularken, elbette sadece ben değil, onun hinterlandına girerek bu işkenceye katlanmak zorunda kalan market olsun, mağaza olsun, hane olsun, hanedan olsun, bilumum camlı-camsız mekânları, camekanları öfke raksına getirecek kadar yüksek ayarda müzik dinleyerek, ön camında büyük ve o arabaya hiç de uyumlu olamayacak kadar estetik harflerle “Apollo 007” yazılı Murat 121 model arabasıyla yanımdan geçen bir delikanlıyı görmemle, arabada yüksek sesle müzik dinleyen gençlerin psikolojisini bir yere oturtmak için ortaya attığım ve tıpkı bir üniversitenin amfisinde 500 kişiye ders verircesine–ama aramızda kalsın, sadece kendime anlatarak–dile getirdiğim düşüncelerimin yeniden zihin dünyamda kıpraşmaya başlamasının aynı anlara denk geldiği bir zaman diliminde, benden ben diyeyim 3 metre, siz deyin 3000 metre, ben diyeyim 5 adım, siz deyin 5000 adım uzaktan bana doğru yürüyen bir amcanın kolunda tuttuğu rüzgârlığını giymek için kaldırmasıyla, o esnada tam da onun hizasında geçmekte olan ve o az önce müziğe ritim tutarak hava atan ama kendinden daha fiyakalı dans eden soluk gri arabasına “Ben senden daha güzel dans ederdim ama yerim dar!” diyerek sesini çıkarmayan delikanlının bir anlığına kanı uslanmaya meyletmiş olmalı ki, ani bir refleksle (yani korkuyla) gardını alarak elini kaldırması ve şahin görmüş bir kaplumbağa misali kabuğuna saklamak için başını içeri doğru çekmesi sonucunda aracını istemsizce sağa kırması sonucunda az kalsın arkadan gelen Bursa plakalı yeşil bir minibüsün hışmına uğrayacağı olayına şahit olduğum zaman, delikanlının, önceki akşam bir tavuk kümesini soğuran tilki gibi, titremesinin asıl nedeninin raks etmek değil de hazır bir korkudan kaynaklandığını düşünerek, benim henüz kanıtlanmamış “adam gibi adamın uzaylılara müzikli dans eşliğinde mesaj göndermesi” iddiamı ve olayı birkaç farklı noktadan değerlendiren tezimi doğrular mahiyette bir kanıta ulaştığımı zannettiğimi zannetmeme neden olan bu olay, bu konuda birkaç cümle yazmam gerektiği kanaatinin bende artmasına neden oldu olmasına da acaba o kadar emek verip yazacağım bu tezimin birkaç kişi tarafından keşfedilip edilmeyeceği ya da henüz kanıtlanmadığı halde derslerde okutulan tezlerden biri olarak birilerine okutulup okutulmayacağı–bir kişi bile olsa kabulümdür–konusu bu sefer zihnimin bir yerinde belirmeye ve beni daha çok rahatsız etmeye başlayacağı sinyalini aldığım için artık bu konular hakkında daha fazla yazmama kararını aldığım, hani ben geçenlerde erik ağacından bir erik koparmak için elimi uzandığımda üzerine bastığım merdivenin bir ayağının boşa çıkmasıyla şöyle yüz seksen derece dönmesinin ve artık bir daha dönme dolaba binmemek için yüz yirmi yedinci defa karar almamı netice vermesi hadisesinin psikolojimi nasıl etkilediğiyle ilgili anlattığım o konuda söylediklerim... yoksa anlatmamış mıydım?..

 

Gerçek kahramanların ardından gidilir

Günümüzü anlama ve anlamlandırma adına yapılan çalışmalarda, tarihle bağ kurmadan yapılacak bir analiz çabası ne yazık ki akim kalmaya mahkumdur.

Tarihten ibret almak için değil de, bir duygusal etkileşimle kahraman-hain gözüyle bakmak daha kolay geliyor bize.

Oysa her iki okumanın da “insani” tanım ve tanımlamanın üzerini örttüğü muhakkak. Biz de “küfr” ehli miyiz neyiz!!!

Tarihi değil de zihinlerimizi kahraman ve hainlerle donatmamız yüzünden, kendi sınırlarımızdan öte bir dünyayı tanımak gibi bir derdimiz de olmuyor. Hatta kendimizden gayrı rakip de tanımıyoruz bu yüzden.

İkram Arslan kardeşim de işte böyle bir eksik okuyuşu fark etmiş olmalı ki, bir şeyi “hayal ettiğimiz” gibi değil de “olduğu gibi” ortaya koymanın bizi gerçeği anlamaya götürmesi adına böylesi güzel bir esere imza atmış.

Eserin bir tarihi roman formatıyla hazırlanmış olması, özellikle modellenmiş bir zihni okumayı dışarıda bırakan tarih çalışmalarına göre genç okuyucuya daha ulaşılabilir olmasını sağlıyor.

Tarihin en zorlu ve karmaşık dönemlerinden birinde yaşayan bir insanı anlatmak, kaynaklarla ilgili ziyadesiyle sıkıntı yaşadığımız bir ortamda kitabın önemini daha da artırıyor.

Özellikle taraflı okuyuşların, okumadan fikir sahibi oluşların gittikçe bir tutuma dönüştüğü bir ortamda, söz konusu o dönemde yaşanan acıların tekrar yaşanmaması adına, bizi bilgiye, anlamaya, vicdana, gayrete ve umuda çağıran bir çalışmaya imza atan İkram kardeşimi tebrik ediyorum.

Okunup istifade edilmesi dileğiyle…

Kerim Aral’ın yazısı

Ah metrobüs şoförleri ah!

Şu sigara içenlerin metrobüsten çektiği nedir arkadaş! Metrobüs şoförlerinin bunlardan ne alıp veremedikleri var ki adamları saatlerce alıkoyuyorlar? O yüzden adamlar haklı olarak daha ayakları yere ulaşmadan parmakları çakmak taşını çoktan harekete geçirmiş oluyor. Metrobüs duraklarını durduk yere Amerikan siyahilerinin limuzinine çevirmiyorlar yoksa…

O her neyse de birkaç gün önce şahit olduğum iri kıyım bir arkadaşın duman aşkı görülmeye değerdi. Fakat maalesef bu manzarayı görmek dünyada birkaç kişiye nasip oldu.

Metrobüs henüz durmadan sigarasını çıkarıp bakkaldan tatlı çiklet alacak çocuk heyecanıyla sol avucunun içinde sakladı. Ama metrobüs şoförü bu aşkı çok görmüş olacak ki frene biraz sert bastı. Bu arkadaş, tutunduğu direğin etrafında şöyle yarım vals döndü. Büyük bir tehlike geçirdiği halde sol eli imdadına koşmadı.

Sonunda metrobüs durdu. Adam, az önceki bahsettiğimden daha hızlı bir şekilde yaktığı sigarası dudaklarının arasındayken dönüp metrobüse bir Kadir İnanır bakışı attı. O nasıl çekiştir arkadaş! Ağaçlar “Tamam tamam, al bütün oksijenler senin olsun!” der gibi o tarafa meyletti. Metrobüs şoförü dumanın neden olacağı kasırganın ağır hasarından etkilenmemek için öyle bir gazladı ki metrobüsün ön kısımlarında kesin birkaç kişilik boş yer açılmıştır. Keşke o araçta tanıdıklarım olsaydı da sorsaydım. Nasip başka zamana…

Çocuk gece uyanınca

Adam, gecenin bir vakti çocuğun sesine uyanır. Yanına vardığında nedenini anlaması uzun sürmez. Çocuğun tuvalete gitmesi gerekmektedir. Çocuğu kucaklayıp tuvalete götürür ve dönüp yatağına uzanır. Biraz bekler ama çocuk bir türlü gelmek bilmeyince kalkıp bakmaya gider. Gördüğü manzara karşısında şaşırır. Çocuk dolabın önünde oturmuş kıyafet aramaktadır.
“Ne yapıyorsun?” diye sorunca çocuk yarı açık gözlerle babasına bakar ve babasının ne demek istediğini anlamaya çalışır.
Az sonra, “Okul pantolonumu arıyorum baba.” der. Bu cümleyi duyan babasının burnunun direği sızlar. Çocuk okul vaktinin geldiğini düşündüğü için kıyafetini aramaktadır. Ama yarı uykulu olduğu için ne aradığını da bilemez halde olduğu yerde sağı solu karıştırıyordur.
“Ama saat daha gecenin 2’si.” der babası ve oğluna biraz daha uyumasını söyler. Çocuğun bu cümleyi duymasıyla yatağına dalması bir olur. Peşinden giden babası yanına vardığında uykuya dalmıştır bile.
Çocuk haksız sayılmaz. Normalde okula gitmek için uyandığında da hava karanlıktır. Saatin gecenin 2’si olduğunu nereden bilecek?
Bu manzaraya şahitlik eden babası çok duygulanır ve “Şayet sınavı olmasaydı bugün kesinlikle okula göndermezdim çocuğu.” diye içinden geçirmeden edemez.
Ders saatleri biraz daha az olsa, mesela bir saat azaltılsa bu çocuklar hayatta neyi kaçıracaklar acaba?
***
 Eğitim konusu bildim bileli sıkıntılı bir mevzu bizde. Her yapılan yenilik eskisini aratıyor. Bunu karşılayan deyim  tam da buraya oturuyor maalesef.
Eğitimde başarı konusu gündeme geldiğinde ilk akla gelen Finlandiya. Kimine göre Finlandiya örneği baydı falan deniyor ama bizim bunu deme lüksümüz yok. Şayet konumuz eğitimse ve eğitim konusunda bir şeyler yapılmak isteniyorsa kim ne yapıyor diye bakmamak çok da akıllıca olmaz. Hadi onlar dünya birincisi, onlar kadar olamayız desek bile, neler yaptıklarını, nasıl başardıklarını da merak eden sayısı çok az maalesef. Şu an onlarda uygulanmayan ne varsa bizde var dersek yeridir. Şaka gibi ama doğru. Hal böyleyken birinciliği şöyle bırakalım, çocuklara faydalı bir şeyler bile verip veremediğimiz meselesi kafalarda soru işareti olarak kalıyor.
Öyle ya? Çocukları sabah saat 7’de uyandırınca ve koştur koştur okula götürünce, okuldan aldıktan sonra da birkaç saat ders çalıştırınca, günün neredeyse yarısını harcadığını göre herhalde ilkokulu bitirdiğinde profesör olur diye düşünmeden edemiyor insan.
Ama netice öyle mi? Hayır.
PISA sınavlarında dünya birincisi gelen Finlandiya’ya bakınca şaşırmadan edemiyor insan.
Çok basit birkaç şey:
İlkokulda ödev kesinlikle yasak!
Bizde ödev öylesine yer etmiş hatta işlemiş ki ödev olmazsa bu çocuklar hiçbir şey öğrenemez noktasındayız hâlâ. Hatta velilere bile bunu anlatmak için herhalde uzun bir zaman geçmesi gerekecek. Ödev konusu, üzerinde ciddi ve uzun araştırmalar yapılmayı hak eden bir mevzu. Nitekim bazı araştırmalar da yapılmış. Bana en çarpıcı gelen şuydu: Faydası-zararı kıyaslanınca ilkokulda ödev, çocuğa pek bir şey katmıyormuş. Ortaokulda ve onda da sayısal derslerde cüzi bir miktar katkısı oluyormuş. Nitekim ödev mevzuu ciddi sıkıntıya sebep oluyor. Hele ebeveynin her ikisi de çalışıyorsa o zaman seyreyleyin gümbürtüyü. Çocuğa bir şey öğreteyim derken psikolojiler altüst oluyor maalesef.
Günlük ders 4 saat.
Günlük teneffüs süreleri ise 75 dakikayı buluyor. Türkiye’de o kadar ders saatinin arasına serpiştirilen teneffüs miktarı ortalama 45 dakika. Ortaokul, lise gibi okullarda teneffüs saatlerinin nispeten az olması elbette normal. Ama ilkokuldaki öğrencileri 40 dakika sırada oturtmak ve sonrasında kısacık bir teneffüs vermek çocukların çocukluk duygularını yoran bir durumdur.
Sınıf hareketli ve gürültülü olmak zorunda! 
Açıkçası bunu ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım. “Nasıl olur? Öğretmen nasıl ders anlatabilir ki?” demeden alamamıştım kendimi. Ama detaylarına bakınca anlamıştım meseleyi. Herkes derse katılıyor. Bu da gürültü anlamına geliyor. Hatta bizim sakin görüp de aferin dediğimiz sınıflara benzer bir manzarayı gören bir okul idaresi öğretmenlerine dava açmışlar. Gerçekten çok ilginç. Ama bizim okullarda durum farklı. Daha koşma, zıplama yaşındaki çocukların değil koşması, yüksek sesle konuşması bile yasak. Bu sene okulların açıldığı ilk gün müdür beyin hoş geldiniz konuşmasında şu cümlesine şahit oldum. “Koridorlarda, merdivenlerde koşanı görmeyeyim.” Hani merdiveni anladım da 6 yaşındaki çocuğun birkaç saat boyunca koşmaması onun hem ruh dünyasını hem de fiziki gelişimini harap eder.
Bu liste böyle uzayıp gider ama bu birkaç tanesi bile eğitimdeki sıkıntının boyutunu gözler önüne sermeye yetiyordur kanaatimce.
Elbette Türkiye’yi Finlandiya ile birebir kıyas etmek doğru olmaz. Her ülkenin kendine has sıkıntıları vardır. Bunları göz önünde bulundurmadan kıyas yapmak insaflı olmayacaktır. Ama en azından göz önünde duran yanlışların gündeme alınıp düzeltilmesi, yarınlarımızı aydınlatacak birer fener yakmak hükmüne geçecektir.

Nebevî Nefes Ömer bin Abdülaziz

“Ömer bin Abdülaziz ismini hiç duydunuz mu? Bu ismi duyduğunuzda muhayyilenizde neler canlanıyor acaba?” Bunu çok merak ediyorum.

Neden mi?

Bu kitabı okumadan önce yazarı bana sormuştu:

“Ömer bin Abdülaziz’i tanıyor musun?” diye. Ben de:

“İslâm’ın beşinci halifesi olarak tanımlanır” diyerek cevap vermiştim. Evet, kendisi hakkında yalnızca bu kadar bilgim vardı.

Esasında bu cevap doğru, Ömer bin Abdülaziz İslâm’ın beşinci raşid halifesi sayılır fakat bu tanımlamayı nasıl kazanmıştı? Böylesine üstün bir sıfatı ne yapıp da elde etmişti? İşte tam bu noktada çok önemli sırlar gizli olsa gerek diye düşünüyorum. Sizce de öyle değil mi?

Böylesine kıymetli bir unvanın kendisine verilmiş bir şahsiyeti en fazla iki cümle ile tanımlamak, zihin dünyamızda iki cümlelik bir ifade ile şekillendirmek ne kadar üzücü bir durum diye düşündüm ve İkram Arslan’ın kaleme aldığı Nebevi Nefes Ömer bin Abdülaziz kitabını okumaya karar verdim. İyi ki de bu kararı almışım. Zihin dünyamda, muhayyilemde yeniden bir Ömer bin Abdülaziz portresi şekillendi. Yapmış olduğu icraatlarıyla, gösterdiği azimle, yaptığı fedakârlıklarıyla, kendisine İslâm’ı dava etmesiyle nasıl önemli bir karakter olduğunun farkına vardım.

***

İkram Arslan, romanlarına başlamadan önce okuyucusunu meraklandırmasını çok iyi biliyor. Öyle bir giriş yapıyor ki okuduğunuz her sayfada o verilen ilk ipucunun nereye ulaştığını öğrenmek istiyorsunuz. Bu da sizi bütün kitap boyunca canlı tutuyor. “Gizli Hazine” bölümü de bunlardan biri.

“Bir insan neyi değiştirebilir ki?” sorusunun cevabını İkram Arslan Ömer bin Abdülaziz’in hayatını konu edinerek veriyor. Öyle bir cevap ki bu, gelmiş olduğu köklere muhalif olarak hareket eden bir topluma yeniden bir düzen verip istikamet çiziyor Ömer bin Abdülaziz.

Sadece 29 ay gibi kısa bir süre içerisinde neredeyse bir birbirine girmiş İslâm âlemine nizam verecek ve kasvetle kararmış afakı aydınlığa gark edecek Ömer bin Abdülaziz’in romanını okumalısınız…

Yusuf Yıldız

Bir yolculuktan geriye kalan

Telefonumdaki çektiğim son fotoğrafına bakıyorum. O da ibretlik. Bende yaptığı çağrışımlardan bir tanesi insanı özetler mahiyette: “Bir varmış, bir yokmuş!”

Sıcak bir yaz günü, evinin balkonuna oturmuş, bir kolunu pencereden sarkıtmış bir vaziyette, çok uzaklardan esintiler taşırcasına bir derinlikle çattığı kaşlarıyla etrafı seyrederken ilk defa görmüştüm onu. Yorgunluğun tozları saçlarına ak, tecrübeleri de alnına kıvrım olmuş bir vaziyette konuşuyordu. Kendisine has üslubu, kıstığı gözlerinin üzerinden kaldırıp indirdiği kaşları, konuşurken takındığı ciddi tavrına ayrı bir bilgiçlik katıyordu.

Çok şey görüp yaşamış Cevdet dayı. Öğrendiğim kadarıyla yıllarca vatan hasretiyle başka ülkelerde çalışmış durmuş ve sonunda yeniden vatanına dönmek nasip olmuş ama belki de o hasretlik onda unutamayacağı derin izler bırakmış. Onun gibi bir gurbetlik yaşamadım ama evden, yakınlarından ayrılığın yüreğe ne kadar yıpratıcı geldiğini iyi biliyorum. İnsan alışıyor bir müddet sonra ama alışmak, hiç olmamış gibi değil. Yara çabuk kabuk bağlar bağlamasına da, hafif bir fiskeyle çabucak kanamaya yüz tutar.

Cevdet dayıyı en son ziyaret ettiğimizde hastanedeydi. Hastalığın etkisiyle benzi iyice beyazlamış, soluğu iyice azalmıştı. Ağrılarının olduğunda hiç şüphe yoktu ama biz yanında bulunduğumuz süre zarfında hiçbir şeyi yokmuş gibi metanetle davrandı ve elinden geldiğince o bildiğimiz tavrını takınarak konuştu bizlerle. Fakat artık her şey ortadaydı. Kendisini ne kadar zorlasa da, “benim” dediği vücudu, onun istediği şekilde cevap vermiyordu, veremiyordu.

Birkaç gün önce haberini alıp yola çıktık. Fakat yetişmek nasip olmadı. Biz yoldayken son nefesini de Sahib-i Hakikisine teslim etmiş, yakınlarına veda eyleyerek yeniden buralara veda eylemiş.

Ama artık eski hasretlik günleri geride kaldı. Çünkü asıl şimdi asıl vatanına avdet etti. Artık dünyadaki dertleri, tasaları, sıkıntıları bırakıp bitti. Gitti ama bizlere de büyük bir hakikati ders verip öyle gitti. Dünyaya ait en büyük uğraşların bile yanında küçük kaldığı bir hakikat… Kendisini kabir kapısına kadar yolcu edenler, “Her şey yok olup gidicidir, O’na bakan yüzü müstesna” ayetinin güzel bir dersini aldılar ve en büyük yatırımın insanın beraberinde götürebileceği şeyler olduğu hakikatiyle döndüler.

***

Hayat böyle işte…
Engebeli ve keskin virajlı bir yol misali.
Üstelik çok tehlikeli ve netameli.
Hangisinden gittiğini bilerek, teenniyle ilerlemeli.
Bir gün durup da ardına baktığında,
Yorulduğuna pişman ettirmemeli.

***

Mekânın cennet olsun Cevdet dayı…

cevdet dayi

Hayata reklam arası

Hayat oyunu devam ediyor. Kimi zaman hareketli, kimi zaman durağan, kimi zaman stresli ve korkutucu…

Yükselmeye başlayan güneşle birlikte gün de yavaş yavaş hareketlenir. Hafta başının ayrı bir telaşı var. Kimi bünyelerin ürettiği sendromlar daha haftanın ilk gününden itibaren başlar bir şeyleri zehirlemeye. Var olan enerjisini koparıp fırlatmak için canhıraşanane çalışır.

Neyse ki haftanın son günlerine doğru duygular kısmen de olsa yatışır ve belki de mutluluğun tarifini şenlendirecek enfes iki gün düşüncesi, haftanın kalan günlerinde daha tatlı bir seyrin beklediğini fısıldar kulaklara.

Hayat filmi bu… Hangi kategoriye gireceği belli olmayan bir seyri var. Bazı günler komedi olabilir ama her daim öyle olacağına garanti veren çıkmamış. Bazı günler en korkulu filmlere taş çıkaracak kasvettedir. Bir türlü kabul görmeyen proje ve ödevler, amirin gölgesine bürünmüş bir edayla aniden beliriverir ve kınından sıyrılmış bıçak gibi saplanacak hedef arar; vadesi yaklaşan kredi kart borçları, son günü geldi gelecek faturalar, evdeki hesapla bir türlü denkleşmeyen örfî gelenekler, allak bullak olan borsa vs. bu manzaranın korkutucu ambiyansına eklenen birkaç tablodur. Uykuları allak bullak eden birtakım şahsi ve ailevi sıkıntılar da bu ambiyansın en korkunç çatlaklarına tuz döken ürpertici bir müzik vazifesi görür. Her delikanlının gönlünde yatan zenginlik, “acaba bize de nasip olur mu?” düşüncesiyle bir esinti gibi geçer aradan.

İşte tam o esnada bir sala sesi duyulur ve bir süreliğine her şeyi dondurur. “İş adamı falan kişi hakkın rahmetine kavuşmuştur…” diye salık verir imam hemen akabinde. Bütün o gerilim dolu anlar siyah beyaz bir renge bürünür. Korku filmlerinin en korkunç sahnesinde aniden araya giren bir reklamla değişen bütün duygular gibi cılız bir istihzaya dönüşür o korkular, duygular âleminin bir köşesinde. Öyle ya, orada adam hayat mücadelesi verirken, aniden çıkan beş kuruşluk bir ürünün reklamı, o korku ambiyansının bütün efsununu yerle bir etmeye fazlasıyla yeter!

Derken reklam arası biter. Herkes aynı köşede, aynı yastığa sarılarak kaldığı yerden devam eder filme. Yine her ani harekette ürperir. Tonu sürekli yükselip alçalan o gerilim müziği, tüyleri yine diken diken eder. Herkes her şeyin farkındadır. Olanlar tamamen sanaldır. Ama yine de yürekler ağza gelir. Kalp ritmi normal seyrini çoktan unutmuştur. İşin ilginç yanı, kumandanın tek tuşuna basmak bu gerilimi sonlandıracakken parmak bir türlü varmaz o tuşa. Boş koridorlarda yankılanan kahkahalar ruhu teskin etmezken…

Derken bir reklam arası daha. Aynı döngü tekrar etmeye başlar. Yoksa bir dejavu mu? Belki de…

Ama birileri için bir ara olsa da bu reklamlar, başka birileri için bir sondur.

Az önce biri daha veda etti bu oyuna…

 

Ah Tarık Hocam, ah!

Yaklaşık 20 sene öncesinin İstanbul’unda, çok karışık bir vaziyette, karışık duygular içerisindeyken tanımıştım kendisini. Dershaneye kaydolmuştum. O dönemde derslerimize giren pek çok hoca oldu ama bilahare muhabbetimiz devam eden tek hoca o oldu.

Parlak karakteri, ilmî vukufiyeti ve hepsinden önemlisi içten ve samimi tavırlarıyla çok güzel modellik ediyordu. Bir öğrencisi olarak buna rahatlıkla şahitlik edebilirim.

Hafızamı yokladığımda, girdiğimiz derslere ait pek bir şey canlanmıyor dünyamda. Fakat beyaz önlüğünün içerisinde, sıralar arasında dolaşırken, baktığı herkesle göz teması kurmaya dikkat ederek anlattığı konu aralarına serpiştirilen nükteli izahlarını hatırlıyorum.

Henüz ilk derslerden itibaren kanaat getirmiştim ki, o iyi bir Müslümandı. Kimyanın en küçük bir konusunu bile (sanırım elektron katmanlarıydı konu) enfes bir dille kâinattaki genel düzene ve oradan da aslında her şeyin aynı düzen ve dizilişle birbirine bağlı bulunduğuna, dolayısıyla kâinatta düzenin hâkim olduğuna, görülen birtakım ayrılıkların, sıkıntıların, sürtüşmelerin aslında geçici olduğuna bağlamıştı. Çok rahatlatıcı, umut verici bir bakış açısıydı bu…

Birkaç yıldır hastalığı dolayısıyla tedaviler görüyordu. Elbette çok yoruluyordu. Önceki yılsonuna doğru yapılan ilik naklinin üzerine epey düzelmişti. Hoşsohbetlerinden defalarca hakikatler dinlemiş, müstefid olmuştuk.

Ne olduysa birkaç gün öncesinde oldu. Yeniden bir haber aldık ki tekrar yoğun bakıma alınmış…

Ve en son, ümmetçe Kadir Gecesi olduğunu umduğumuz ve öyle olmasını Rabbimizden niyaz buyurduğumuz Ramazan’ın 27. gecesinde O’nun rahmetine tevdi eyledik mübarek ve muhterem Tarık Tepe ağabeyimizi, hocamızı.

Bütün bu gelişmeler, şunu hatırlamamıza vesile oluyor ki, genç yaşta ve pek çok sıkıntının ardından Rabbimiz onu dar-ı bekaya alarak dünyanın yorucu, boğucu hallerinden onu azat eyledi ve cennet bahçelerine idhal eyledi.

Yapılan onca duanın akabinde, sanki Rabbimiz diyor ki: “Evet, dualarınızı kabul ediyorum ama daha güzel bir surette.”

Aslında günah cihetiyle öldü o; ama ardında bıraktığı sadaka-i cariyeleriyle, yani sevap yönüyle her daim yaşıyor olacak inşaallah.

Evet, o, vazifesini en güzel şekilde yapıp asıl makamına, aslî mekânına döndü. Asıl mesele geride kalanlarda, bizde. Uzun bir yolculukta, bir ağaç gölgesinde durup dinlenme mesabesindeki bu dar âlemden nasıl gideceğimizde. Son nefesin nasıl verileceğinde. O uzun ve yorucu yolculuğu düşününce insan ürpermiyor değil. İnşaallah bizler de Rabbimizin rızasına uygun yaşayabilenlerden oluruz.

Hayatınla güzel örnek olduğun gibi mematınla da ibretler verdin güzel insan. Mekânın cennet, makamın ali olsun…

Hadîsin önemine bir kelimelik bir örnek

Bir ilmin anlaşılması için o ilmin terminolojisine de az-çok hakim olmak gerekir. Çünkü terminoloji, o ilimde özel kullanılan kelimeleri ifade eder ki, burada kelimeler kendi sözlük anlamları dışında, farklı bir anlamda kullanılmışlardır.

Mesela “diz kırma” ifadesini tasavvufta kullanırsanız “Bir şeyhin/büyüğün tedrisinde bulunma, saygıyla huzurunda durma, ondan ders alma” gibi anlamlar çıkarırsınız. Tasavvufa yeni yeni meyleden birisi bunu spordaki kullanımı gibi anlarsa, tasavvufu hiç anlamaz ve belki de bırakıp uzaklaşır.

Aynı şekilde Kur’an’ı en doğru şekilde anlamanın yolu, Resulullah’ı (a.s.m.) dinlemekten geçer. Çünkü vahye ilk muhatap olması hasebiyle dinî terminolojiyi en iyi bilen odur. Şayet o dinlenilmezse, Kur’an anlaşılmaz.

Resulullah’ın (a.s.m.) “Ben salâtı nasıl yapıyorsam siz de benden gördüğünüz gibi salât yapın” hadisi bu konuda bize yol gösterecek en güzel örneklerden biridir. Çünkü “salât” kelimesi o gün itibariyle “dua, ibadet, ibadet yeri” anlamlarında kullanılıyor ama bugün bizim bildiğimiz şekilde “namaz” olarak kullanılmıyordu. Şayet Resulullah’ın (a.s.m.) “benden gördüğünüz gibi” ilavesi olmasaydı ya da birileri başkasına aktarırken ondan gördüğü şekilde aktarmasaydı, muhataplar itiraz edebilir, “kelimede bu şekilde eğilip kalma anlamı yok” diyebilirdi. Çünkü adına İslam denen yeni bir dinin gönderildiğini ve bu dinin kendine has yeni bir terminolojisi olduğunu bilmeyecekti.

İşte, Resulullah’ı (a.s.m.) dinlemeden Kur’an’ı anlamanın ve tabii ki yaşamanın mümkün olmayacağına bir kelimelik bir örnek…

Mutluluğun yolu

Bahar çiçek çiçek gelince güzel,
Hayat sevilince, sevince güzel.

Dudağımda bu şarkıyı mırıldanarak Naci’nin kapısına vardığımda son heceleri henüz bitirmemiştim. Son kelimeyi Zekai Tunca’yı da kıskandırırcasına nağmeli, azıcık da uzatarak “güzeeeel” derken kapıyı açtım.

Çıkmak için son hazırlıklarını yapan Naci, ona meydan okuduğumu anlayarak bana hızlı bir bakış attı. Bu bakış aynı zamanda “senin meydan okumanı kale almıyorum” bakışıydı. Ben de zaten Naci’yle yarışacak bir sese sahip değildim.

Şarkının asıl söylemek istediğim kısmını hatırlayamadığım için sadece melodisini mırıldanarak içeri ilk adımımı atarken Naci’nin çantasına koymaya çalıştığı kitap dikkatimi çekti. Okumayı çok seven Naci, bu sıralar Jean Christophe Grange’ın Siyah Kan kitabını okuyor olmalıydı.

“Yürüyor muyuz?” diye sordum Naci’ye.

“Aslında güzel olurdu ama kendimi biraz yorgun hissediyorum abi” karşılığını verdi.

“Bahardan kalma bir gün var bugün. Bu havayı kaçırma bence” dedim. Bir şey söylemek için hazırlık yapan Naci’ye fırsat vermeden “Birkaç gün sonra kış uygulamasına geçilecek ve saatler geri alınacak. O zaman karanlıkta işten çıkacağız. Sen gel beni dinle ve bu son günleri heba etme” diye devam ettim.

“Doğru söylüyorsun ama…” dedi.

“Merak etme, yolculuğumuz güzel geçecek. Sana yolda bir şey anlatacağım.”

Odasının kapısını kilitleyip çıkarken babamın nasıl olduğunu sordu Naci. Hasta olan babamı ziyaretten önceki gün dönmüştüm ve bu konuda onunla görüşememiştik. Ben de babamın durumunu birkaç cümleyle özetledim. Naci’nin bildiği kadarıyla köyden bahsetmeyi de ihmal etmedim. Naci’nin annesi bizim köylü olduğu için birkaç günlüğüne de olsa tatillerinde uğramışlığı vardır ne de olsa.

İş yerinden dışarı çıkıp küçük adımlarla yürümeye koyulduğumuzda “Ee, ne anlatacaksın bakalım?” diye sordu.

Montumun fermuarını açıp havayı biraz içime çektim ve “Güzel bir hikâye” derken Naci’nin koluna girdim.

“Hikâye mi? Bu yorgunluğun üzerine hikâye iyi gider mi dersin?” dedi.

“Evet, hikâye… Ama yaşanmış bir hayat hikâyesi bu. Beni çok etkilemişti. Senin de hoşuna gideceğini tahmin ediyorum. Senin çantandaki kitap gibi, başta belki biraz durağan gelebilir ama sonunda güzel bir sürpriz var.”

“Sürpriz mi? Peki, anlat bakalım.”

“Öyleyse dikkatli dinle” dedim ve anlatmaya başladım:

Anlattıklarına göre, bir köyde yaşayan güçlü, kuvvetli, sözü dinlenen bir muhtar varmış. Bunda biraz öfkeli olmasının etkisi de olacak ki insanlar çekinirlermiş ondan. Köyün en son evlerinin birinde oturan Yaşar Kurtuluş isminde bir adam sık sık Muhtar’a uğrar, onunla hasbıhal edermiş.

“Bu galiba seninle ilgili bir hikâye” diye hemen araya girdi Naci.

“Benden çok seninle ilgili. Biraz sabret! Hikâyenin sonunda çok şaşıracaksın” diye cevaplayınca Naci’nin daha bir dikkatini çekti.

İnsanın ismi kaderi olur misali, Yaşar da gerçekten çok şey yaşamış birisidir. Çocuklarını yetiştirmek için büyük şehirlere gönderir. Onlar gittikten sonra yalnız kalması yetmezmiş gibi bir de güzelliği dillere destan eşi hayata gözlerini yumunca hepten yalnız kalır köyde. Eşinin vefatı da ayrı bir öyküye konu olacak kadar esrarengiz ve bir o kadar da üzücüdür. Vakit olsa başka bir gün de onu anlatırım sana. Ama en büyük yaşadığı şey kuşkusuz, Muhtar’la aralarında geçen şey olmuş.

Yaşar, hoş sohbet birisiymiş ki, normalde başkalarıyla uzun konuşmayı sevmeyen muhtar, onunla uzun uzun konuşabiliyormuş. Hatta kimileri, muhtarın kararları üzerinde Yaşar’ın büyük etkileri olduğunu bile söylüyormuş.

Hikâyenin burasında yolumuzun üzerindeki işlek caddeye gelmiştik. Fasılasız akan araç seylinden bir boşluk bulup kendimizi karşı kaldırıma atıncaya kadar hikâyeye biraz ara vermemiz icap etti.

“Bu trafik İstanbul’un ciğerlerinden çok benim sabrımı tüketiyor” diye hayıflandı Naci.

“Sana bir şey yapmasın da…” diye Naci’ye takıldıktan sonra tekrar koluna girdim ve dar sokakta ufak adımlarla yürürken hikâyeye devam ettim:

 

Bir gün birisi Muhtar’ı ziyarete gelmiş. Ve akıllara ziyan bir iddia ortaya atmış.

“Senin Yaşar iyi işler peşinde değil, bilesin” demiş.

“Ne demek istersin be adam?” diye çıkışmış Muhtar.

“Öyle hemen kızma ağam. Önce bir dinle.”

“Sen de adamı çatlatma da anlat ne anlatacaksan!”

“Dün şehre gitmek için erkenden gidip minibüse bindim. En arka koltukta oturuyordum. Cemile Teyze, Kezban’a hararetle bir şeyler anlatıyordu. Sanırım onlar da minibüsün hareket etmesini bekliyorlardı. Ama dışarıda oturdukları için beni göremiyorlardı. Biliyorsun, Cemile Teyze, Yaşar’ın komşusu. Bazen ev işlerinde ona yardımcı da oluyor…”

“Bırak bunları! Konuya gel.”

“Cemile Teyze ‘O iş de tamam. Yaşar bugün-yarın kızı kaçıracak. Bizim şehirdeki meseleyi çözmemiz lazım’ diyordu. Babası kızı kesinlikle vermeyeceğini söylüyormuş.”

“Bundan bana ne!”

“Sana ne olur mu ağam? Sizin kızı kaçıracaklarmış!”

Bunu duyan muhtarın beynine kan sıçramış. “Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu Tilki?” diye bağırmış adama. Tilki o adamın lakabı gibi bir şey. Zaten onu sevmeyenler, arkasından konuşurken “Tilki” diye bahsedermiş.

“Cemile Teyze, Yaşar’dan kendisi duymuş. ‘Sevabıma Sevgi’yi kaçıracağım’ diyormuş pişkince. Pis herif! Sen hem muhtarın kızını kaçır hem de sevap kazanacağını söyle!”

“Sevgi dediğinden emin misin Tilki?”

“Tabii ki eminim ağam.”

“Ama koca köyde bir tek bizim Sevgi mi var?”

“Başka kim var muhtar? Ben başka tanımıyorum.”

Muhtar da bir süre düşünmüş ama onun da aklına kimse gelmemiş. O arada öfkeyle karışık bir düşünceyle Tilki’ye bakmakla yetinmiş. Ama Tilki bu arada boş durmamış, başka şeyler de söylemiş:

“Hatta babasının başka birisiyle evlendirmek istediğini, ama kızın o adama varmak istemediğini bile söyledi.”

İşte bundan sonra muhtar, Tilki’nin bahsettiği Sevgi’nin kendi kızı Sevgi olduğuna kesin bir şekilde ikna olmuş. Çünkü muhtar, kızını, komşu köylerinde oturan askerlik arkadaşının oğluyla nişanlamak istemiş de kızı kesinlikle kabul etmeyeceğini söylemiş o günlerde. İşte bunu duyan muhtar sinirden alev alev yanmış adeta. Ve sonrası hiç de iyi olmamış.

“Vah alçak ırz düşmanı! Demek bu fırsattan istifade edip kızımı kaçıracaksın ha!” demiş ve silahını kaptığı gibi odadan fırlamış. Tilki arkasından bağırmış, bir şeyler demiş ama freni patlamış kamyon gibi sağa sola çarpa çarpa ilerleyen muhtar ne duracak ne de kimseyi görüp duyacak gibi gözüküyormuş. O hışımla söylene söylene, küfürler savura savura Yaşar’ın evine varmış. O sırada Yaşar da kendi eliyle yaptığı ahşap merdiveni evinin duvarına dayamış, damın su oluğunu tamir ediyormuş.

“Sen hayatımda gördüğüm en adi insanmışsın! Seni adam yerine koyup arkadaş kabul ettim. Ama sen yılan gibi girdin ailemin içine” diye bağırıp çağırmış ve daha pek çok hakaret ve küfrü de beraberinde savurmuş.

Ortaya çıkmasıyla hakaretler yağdırması bir olan muhtarın neden bu kadar öfkelendiğine bir anlam veremeyen Yaşar birkaç defa “Ne oldu Hayrettin abi?” diye sormuş ama muhtar o arada silahını çıkarmış. “Seni ırz, namus düşmanı! Ne olduğunu bana mı soruyorsun?” demiş ve silahını ona doğrultmuş. “Yapma Hayrettin abi! Önce bir konuşalım” demiş ama adam daha diyeceklerini bitiremeden Muhtar tetiğe basmış.

“Yok canım!” dedi Naci.

“Evet, öfkeden gözleri kararmış olmalı ki, hiçbir açıklama dinlemeye tahammül edememiş. Sonrası daha trajik…”

“Ne olmuş?” diye sordu arkadaşım. Ben de devam ettim kaldığım yerden anlatmaya:

Muhtar tetiğe basar basmaz merdivenden aşağı yuvarlanmış Yaşar. Komşular falan hemen yetişip muhtarı durdurmaya çalışmışlar ve hemen Yaşar’ı karga tulumba sağlık ocağına taşımışlar. Fakat durumu kritikmiş. Sağlık ocağında ilk müdahaleyi yapmışlar ve hemen şehre sevk etmişler.

Muhtarın yakalanması da çok zaman almamış. Zaten kendisi de bir yere kaçmamış. Aynı gün tevkif edilip şehre götürülmüş.

Derken muhtarın mahkeme günü gelip çatmış. Fakat öyle bir kalabalık varmış ki, insanlar mahkeme salonuna sığmamışlar. Hatta kapıyı kapatmamışlar, insanlar koridora taşmışlar. Babam kendisi mübaşirin “Bu ne kalabalık böyle! İlk defa böyle bir şey görüyorum” diye hayret ettiğini duymuş.

Muhtar, elleri kelepçeli içeri getirildiğinde eşi, kızı, benim babaannem, yani bütün kadınlar ağlayıp sızlanmışlar. Hâkim zor susturup duruşmayı başlatabilmiş.

Ama asıl kötü gün, muhtarın kötü günüdür. Kendisine verilen ceza yüzünden değil, olayın iç yüzünü öğrendiğinde, verdiği o akıl almaz tepkiye ve tabii ki Yaşar’ı dinlemediğine kahretmiş.

Tanık kürsüsüne ilk olarak Cemile Teyze çağrılmış. Onun anlattıklarını duyan Muhtar fenalaşmış, baygınlık geçirmiş.

Vardığımız caddede bir elif miktarı soluklandık. Benim dükkânlara baktığımı fark eden Naci dayanamadı, “Neden? Cemile Teyze ne anlatmış ki? Anlatsana” dedi heyecanla.

“Devam edeceğim ama önce şu nalbura bir uğramam lazım” dedim. Naci bundan pek hoşlanmadı ama benimle beraber içeri girdi. Güçlü bir yapıştırıcı aldık ve ödememizi yapıp çıktık. Nalburun önündeyken Naci biraz suçlarcasına “Yapıştırıcıyı başka bir gün alsaydın olmaz mıydı?” dedi.

“Özür dilerim. Ama kızma hemen. Bu akşam halletmem gereken bir şey vardı. Almam gerekiyordu. Ama hemen devam ediyorum” dedim ve az önce geçtiğimiz caddedeki trafiğe rahmet okutacak yoğunluktaki trafiğin gürültüsü eşliğinde yürümeye başladığımızda Cemile Teyze’nin ifadesini anlatmaya başladım:

Meğer olay hiç de Tilki’nin anlattığı gibi değilmiş. Tilki’nin anlattıkları arasında doğruluk payı varmış elbet, ama olayın muhtarla bir ilgisi yokmuş.

Cemile Teyze önce Tilki’ye sayıp söverek başlamış. Bütün bu olayların asıl müsebbibinin Tilki olduğunu ve muhtarın değil, asıl Tilki’nin o sandalyede oturması gerektiğini haykırmış. Sonra meselenin doğru şeklini anlatmış:

“Evet. O gün Kezban’la konuştuk. Tilki’nin söylediği doğrudur. Yaşar bir kız kaçıracaktı. Ama kendisi için değil…” diye başlamış anlatmaya.

“Kezban’ın yeğeni Sevgi’yi kaçıracaktık. Ve bunu bizzat Kezban istediği için ben aracı oldum ve gidip her şeyi Yaşar’a anlattım. Yaşar da biraz düşündükten sonra kabul etti. Beraber bazı şeyler konuştuk ve hazırlık yaptık. Biz Kezban’la sonraki gün şehre bu yüzden gittik. İşte o sırada ben ona bunu anlatıyordum. Bu Tilki de orada gizlice bizi dinliyormuş!”

Cemile Teyze’nin anlattıklarından sonra Muhtar o kadar kötü olmuş ki, bazıları onun ağladığını söylüyorlarmış. Babam da ağlayıp ağlamadığını anlayamadığını söyledi.

Sonra Kezban gelmiş kürsüye ve olayın öncesiyle ilgili bilgiler vermiş:

“Sevgi benim ablamın kızı. Ablamın bana emaneti. Onu korumak için çok uğraştım. Ama elimden bir şey gelmedi.”

“Niye, ne oldu ki kızım?” diye sormuş Hâkim. Ve Kezban da olanları en başından anlatmış:

“Ablam küçük yaşta istemediği biriyle evlendirildi. Ablamla gizli gizli konuşurduk. Beraber ağlaşırdık. Ablam cehenneme gittiğini söylüyordu. Hatta babamdan çok korkmamıza rağmen, ablamın o halinden cesaret alarak bir defasında önüne çıktım ve ablamı istemediği biriyle evlendirmeye hakkının olmadığını söyledim. O gün babamın neşesi yerindeydi de bana bir şey yapmadı. ‘Henüz senin aklın ermez’ deyip beni gönderdi. Gerçekten de adam bizim korktuğumuz gibi biri çıkmadı. Ablamla görüştüğümüzde mutlu olduğunu söylüyordu. İki yıl sonra da Sevgi dünyaya gelince mutlulukları iyice arttı. Ama maalesef bu fazla sürmedi. Eniştemde ne olduğunu anlayamadığımız bir hastalık başlamıştı. Birkaç yıl içinde eridi, gitti ve sonunda vefat etti. İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Ablam dul kalmıştı. Beş yaşındaki kızıyla yalnız kalmışlardı. Komşular aracılık edip köyden başka dul bir adama istemişler. Babamlar falan tanımıyorlar tabii. Adam yaşlı sayılırdı ama onları himaye edecek sorumluluk sahibi bir adam olduğunu söylediler. Herkes razı oldu ve evlendirdiler. Ablamın tek derdi, kızıydı. Onun için bu evliliğe razı olmuştu zaten. Fakat bu adam, hiç beklemediği kadar gaddar biri çıktı. İşi olmadığı için sürekli evde. Evdeki her şeye müdahale ediyor. Ve her fırsatta Sevgi’ye sataşıyor. Olur olmadık sebeplerle kıza dayak atıyor. Ablam yıllar sonra bunları bana anlattı. Bu kadar kendisini sıkmasının bir anlamı olmadığını, bırakıp gelmesini söyledim ama bunun çok da kolay olmadığını söyledi. Adam çok sinirli birisiydi. Her şeyi yapardı. Ve ablam da en çok Sevgi için çekiniyordu. O yüzden önceleri hep içine atmış. Düzelir demiş. Ya da birbirlerine alışırlar diye düşünmüş. Ama maalesef bir türlü düzelmek bilmedi. Ve sonunda ablam da daha fazla direnemedi…”

Kezban bunları gözleri yaşlı anlatmış. Salondaki kadınların pek çoğu da onunla beraber hüngür hüngür ağlıyormuş.

Kezban, gözleri yaşlı olarak anlatmaya devam etmiş:

“Çok kötü bir hastalığa yakalandı ablam. Kanser dediler, verem dediler… Ne dedikleri umurumda değil ama ablam çok geçmeden vefat etti. Vefat etmeden birkaç gün önce ziyaretine gittiğimizde benimle yalnız görüşmek istediğini söyledi. Kocasının Sevgi’ye her türlü kötülüğü yapabilecek birisi olduğunu, ona kesinlikle güvenmediğini defalarca söyledi. ‘Sevgi sana emanet. Ben başaramadım ama inşaallah sen bir yolunu bulup kızımı bu adamın elinden kurtarırsın’ dedi ağlayarak. Ben de onunla ağlıyordum. Ama bir yandan da ‘ablam bir şey yapamadıysa ben ne yapabilirim’ diye kara kara düşünüyordum. İşte bu düşüncelerle kendi kendimi yiyip bitiriyordum ki o zalim haberi duydum. Eniştem Sevgi’yi evlendirmek istiyormuş. Henüz on sekizine girmemiş kızı kırk yaşındaki adama verecekmiş. Kalktık, gittik. Ama adama laf anlatmak ne mümkün! Anlaştığı adam zengin, hali vakti yerinde birisiymiş. Ve sonradan öğrendiğimize göre yüksek miktarda başlık parasına anlaşmışlar.”

Sözün burasında Hâkim devreye girip “Neden emniyete haber vermediniz kızım?” diye sormuş. “Adam düpedüz kızın hayatını mahvetmeye kastetmiş” diye de eklemiş.

“Gidemedik. Yapamadık” demiş Kezban.

“Neden?” diye sormuş Hâkim. O zamana kadar ağlayan Kezban, gözlerindeki nemler bir şimşeği andırırcasına, kıvılcım saçarcasına hiddetle konuşmaya başlamış:

“Çünkü bizi tehdit etti o mendebur! Babam defalarca böyle yapmamasını söylediği halde kabul etmedi. O yüzden mahkemeye başvurup torununun vesayetini üzerine alacağını söyledi. O da asıl vasinin kendisi olduğunu, dolayısıyla dedesine verilmesinin mümkün olamayacağını söyledi. Babam bu işin peşini bırakmayacağını söyleyince, bu sefer de Sevgi’ye zarar vermekle tehdit etti bizi.”

Kezban’ın anlattıkları Hâkim dahil herkesi o kadar etkilemiş ki, herkes Muhtar’ı unutmuş, Sevgi’ye üzülür olmuş. Ama sonunda Hâkim, artık asıl konuya gelmesini istemiş Kezban’dan.

Hikâye bitmemişti ama bizim binanın önüne gelmiştik. Elimden bir şey gelmediğini hissettirircesine Naci’ye baktım ve “İstersen yarın devam edelim” dedim. Fakat Naci çok meraklanmıştı. “Olmaz! Yarını bekleyemem” dedi. “Burada ayaküstü konuşuruz biraz, bir şeycik olmaz” diye de ekledi.

“Bak ne diyeceğim? Bizim eve çıkalım, orada devam ederiz” diye teklif ettim.

“Boşver, sen burada anlat” diye üsteledi.

“Aslında iyi de olur. Çünkü benim biraz yardıma ihtiyacım var. Banyodaki endam aynasının yapışkanını yenilemem lazım. Bir kişinin yardım etmesi gerekiyordu. İşte sen varsın. O arada devam ederiz” diye teklif ettim. İşte bunu kabul etti. Ve evdekilere geldiğimizi haber verip içeri geçtik.

Her zamanki güler yüzüyle eşim bizi kapıda karşıladı.

Naci mahcup bir edayla “Kusura bakma yenge. Böyle çat kapı geldim, rahatsız ettim” dedi.

“Öyle şey mi olur Naci Abi? Zaten pek geldiğiniz yok” dedi eşim ve biz hemen aynanın bulunduğu banyoya geçtik.

“Abi bu tam bir tarihi eser. Ne kadar güzel bir şey böyle” diye aynaya olan hayranlığını belirtti.

“Evet, bu ta babamın dedesinden kalma bir ayna. Dostluğunu pekiştirmenin nişanesi olarak bir arkadaşı hediye etmiş ona. Bugüne kadar geldi. Şimdi ben yapıştırıcıyı süreceğim, sen de aynanın sırrını dikkatlice yapıştır, olur mu?” dedim. Bir taraftan tamir işine devam ederken bir taraftan da hikâyeye devam ettim:

Hâkim olayı anlatmasını isteyince Kezban kaçırma kısmını anlatmaya başlamış:

“Elimiz kolumuz bağlı dururken bir gün konuyu Cemile Teyze’ye açmaya karar verdim. Güngörmüş, geçirmiş bir kadındır Cemile Teyze. Belki bir çıkar yol gösterir, akıl verir düşüncesiyle ona gittim ve ayrıntılarıyla ona anlattım. Biraz düşündü ve ‘Bir yol geliyor aklıma ama biraz masraflı olacak’ dedi. ‘Elimizde ne varsa buraya koymaya hazırız. Yeter ki zavallı Sevgi’m kurtulsun’ dedim. Cemile Teyze ‘Öyle değil. Biraz zor olacak, uğraştıracak ve yoracak bir yol’ dedi. Onu kaçıracaktık ve başka bir yerde saklayacaktık. Bizim Başşehir’de bir akrabamız var. Ortalık biraz durulunca oraya götürecektik. Ama hiç tanımayanlar bu işi yapmalıydı ki olay bizim üzerimize kalmasın. Biraz kötü bir plan ama Cemile Teyze’yle böyle kararlaştırdık.  O da Yaşar Abi’yle görüştü. O da kabul etmiş ve şehirde bir ev ayarlayabilirsek oraya götürebileceğini söylemiş. Cemile Teyze’nin şehirde tanıdıkları vardı. İşte o gün onlarla görüşmek için şehre gitmiştik. Ama işte olanlar oldu ve hiç hesapta olmayan şeyler çıktı” demiş Kezban ve hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Ama öyle bir ağlamış ki bir süre konuşamamış.

Hâkim çok babacan birisiymiş. Babam sonraki yıllarda da onun davalarıyla ilgili çok şey duymuş ve bana her anlattığında “Allah rahmet etsin, iyi insandı” der.

“Sen merak etme kızım. Bu konuda gerekli işlemlerin başlatılmasını sağlayacağım. Siz de böyle işlere girmekten kurtulursunuz” demiş Kezban’a ve yerine göndermiş.

Bu arada bir ayrıntıyı daha anlatayım. Kezban ablasının bu kötü durumlarına şahitlik ettiği için evlenmeye cesaret edemiyormuş. Bu konuda da Hâkim ona büyük cesaret vermiş. “En küçük bir sıkıntıda bana geleceksin” demiş. Yani anlayacağın, Kezban’ın evliliğine de vesile olmuş.

Naci’nin yardımıyla aynanın yapıştırma işini kolayca halletmiştim. Ellerimizi yıkayıp çıkarken “Siz oturma odasına geçin, sofra birazdan hazır olur” dedi eşim.

Naci yine mahcup bir şekilde “Yemeğe gerek yok yenge. Ben şimdi çıkacağım” dedi.

“Olmaz öyle” diye ben araya girdim. “Ne varsa beraber yiyeceğiz artık.”

Naci mecbur kabul etti ve oturma odasına geçtik. Koltuklarımıza kurulurken mahkemenin son aşamasını anlatmaya koyuldum:

Tanık kürsüsüne son olarak Tilki çağırılmış. Bu kadar şeyden sonra Tilki’yi gören Muhtar, adeta kendinden geçercesine onun üzerine atılmış. O arada birkaç küfür savurmuş. Ama güvenlik görevlileri çabuk davranıp yerine oturtmuşlar Muhtar’ı.

Tilki ürkek bir tavırla kürsüye çıkmış ve o gün Muhtar’a anlattıklarının aynısını anlatmış.

Tilki’nin konuşmalarına tahammül edemeyen Muhtar, “Seni aşağılık herif! Senin bu sandalyede oturman gerekir. Senin yüzünden samimi arkadaşımı öldürdüm” diye bağırmış ve arkasından yerine oturup ağlamaya başlamış.

Hâkim başta onu susturmaya çalışıyormuş. Ama onun bu halini görünce Muhtar’a bayram ettirecek bir haber vermeye karar vermiş. Şöyle konuşmuş Hâkim:

“Bak Muhtar! Çok öfkeli birisisin. Sana öfkeli olma demek abesle iştigal etmek olacak. Ama öfkenin nelere sebebiyet verdiğini artık hepimizden iyi anlamış olmalısın. Keşke o gün en azından arkadaşını bir dinleseydin. Aslında ben bugün Yaşar’ı da dinlemek isterdim.”

Bunu söyledikten sonra biraz susmuş ve Muhtar’ın yüzüne bakmış. Muhtar çok pişman bir vaziyetteymiş.

“Onu da çağırttım ama doktorlar sakıncalı görmüş” diye devam etmiş Hâkim. Bunu duyan Muhtar çığlık atarcasına “Yaşar yaşıyor mu?”

“Evet” demiş Hâkim. “Yaşar yaşıyor. Demek daha yaşayacakları varmış ki Allah o gün canını almamış.”

Muhtar ağır bir çuval gibi sandalyenin üzerine yığılmış. Jandarmalar hemen kollarından tutmuş ama Muhtar bayılmamış. O kadar çok sevinmiş ki, sevinçten dizlerinin bağı çözülmüş.

“Şükürler olsun Allah’ım! Şükürler olsun” diye dualar ediyormuş.

Sonunda Hâkim, Muhtar’a berat kararı vermiş.

“Yok canım!” dedi Naci yine.

“Evet evet, berat vermiş” diye yanıtladım hemen.

“Yani ben olsam, yani eğer ben hâkim olsam berat verirdim ama neticede elinden böyle bir kaza çıkmış. O silahın tetiğine basmış ve adamı vurmuş.”

“Hayır hayır, öyle olmamış işte.”

“Nasıl yani?”

“Olayın aslı daha farklı…” diye anlatmaya geçecektim ki eşimin, “Sofra hazır” sesini duyduk.

“Yemek yiyip, sonra devam edelim mi?” dedim o arada ben de.

“Ya hikâyeye daldık evi aramayı unuttuk. Dur ben önce bir annemi arayıp haber vereyim, meraklanmasın kadıncağız” dedi ve hemen telefonunu çıkarıp aradı. Telefonu kapatırken “Allah Allah!” dedi ve yüzünü hayretle gerdi. Sonra da “Abi ben sonunu çok merak ettim. Eğer yenge hanım da müsaade ederse bence hikâyeyi tamamlayıp öyle yemeğe geçelim.”

“Olur” dedim ben de. “Zaten çok kalmadı.”

Sonra da eşime seslendim. “Birkaç dakika sonra başlasak olur mu?” Gelen onay yanıtından sonra, hikâyenin son kısmına geçtik:

Olayın aslı farklıymış. Meğer Muhtar öfkeyle tetiğe bastığında Yaşar’a isabet ettirememiş.

“Allah Allah!” diye araya girdi Naci. Ama Yaşar tepetaklak olmuştu. Hastaneye kaldırılmıştı…

“Tamam, oraya geliyorum işte.”

Silah patlar patlamaz Yaşar kendini korumak için ani bir refleksle eğilmiş. Ve dengesini kaybedip merdivenden yuvarlanmış. Başının üzerine düştüğü için beyin kanaması geçirmiş.

Bir süre yoğunbakımda kalmış ve sonunda tehlikeyi atlatmış. Davaya bakan Hâkim de olayı incelerken Yaşar’ı ziyarete gitmiş. Yaşar’ın durumu iyiymiş aslında. Hatta Hâkim’in ziyaretinden kısa bir zaman sonra taburcu olmuş. Ama doktorlar yüksek bir heyecanın riskli olacağını düşündükleri için mahkemeye katılmasına izin vermemişler. Yaşar da zaten şikâyetçi olmadığını bildirmiş. O yüzden Hâkim aslında olayın içyüzünü iyi öğrendiği için Muhtar’a berat vermiş.

“Vay be!” diye hayretini belitti Naci. “Gerçekten de sürpriz bir karar olmuş. Bitti mi?”

“Evet, bitti” dedim ben de. “Sadece bir şey daha ilave edeyim. O mahkemeden sonra Hâkim Sevgi için de ilgililerle görüşmüş ve bizzat işi takip etmiş. Bir dizi işlemden sonra Sevgi’nin vesayetini üvey babasından alarak dedesine vermişler. Ve üvey babasına da görmeyi, görüşmeyi yasaklamışlar. Sevgi’ye koruma getirmişler anlayacağın. Adam öfke yumağına dönmüş tabii. O yüzden, teyzesi İstanbul’a göndermeyi teklif edince dedesi hiç düşünmeden kabul etmiş. Tabii Sevgi İstanbul’a gelmiş ve üvey babasının zulmünden kurtulmuş.”

Bunları anlattıktan sonra “Evet, böyleydi hikâyemiz. Artık sofraya geçebiliriz. Yemekleri daha fazla soğutmayalım” dedim.

Birlikte mutfağa geçtik. Eşim ve o gün bizi ziyarete gelen misafirimiz yemek masasının başında bizi bekliyorlardı.

Yemek ve salata türleriyle süslenmiş sofra da rengârenk görüntüsüyle insanın gönlünü açıyordu. Naci’ye dikkat ettim. Çok şaşırmıştı.

“Bizim hanımı tanıyorsun” dedim Naci’ye. “Bu da bizi ziyarete gelen misafirimiz” dedim eşimin yanında duran misafirimizi gösterirken.

Yemek sonrasında Naci müsaade isteyip ayrıldı. Ben de onu yolcu edip eve döndüm. Ve misafirimizle uzun usun sohbet ettiğimiz bir akşam geçirdik. O arada Naci’den gelen teşekkür mesajı da sohbetimize başka bir canlılık kattı.

Ertesi gün işyerine vardığımda Naci’yi erkenden gelmiş, masasının başında çalışır vaziyette buldum. Kendi odama gitmeden önce ona uğradım. Selam verdikten sonra “Ee, nasıl buldun?” dedim. Biraz şaşırdı ama sonra hemen toparlandı “Çok beğendim” dedi.

“Neyi?” diye sordum.

“Hikâyeyi…” dedi.

“Onu demiyorum, misafirimizi kast ettim.”

Heyecanlanmıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Daha fazla sıkboğaz etmemek için ben devam ettim.

“Bak Naci! Evlilik yaşın geldi, hatta geçiyor. O yüzden artık düşünme safhasını geçip bir şeyler yapmaya başlasan iyi olur. Biz senin için uygun olacağını düşündük ve görmeni istedik.”

“Ne yani? Akşam beni bu yüzden mi eve çağırdın?”

“Biraz öyle oldu?”

“Akşamki ziyafetin sebebi şimdi belli oldu…”

“Evet. Senin için ziyafetler bile hazırlıyoruz. Daha ne yapalım?” dedim gülümseyerek. Naci biraz durgunlaştı, sonra içini dökmeye başladı.

“Aslında ben de bir süredir artık bu konuda ciddi bir adım atsam diye düşünüyorum. Ama akşam böyle bir sürpriz olacağını hiç tahmin etmediğim misafirinize bakamadım bile.”

“O zaman bu akşam yeniden gelirsin ve sizi tanıştırırız.”

“Olmaz abi. Önce annemlerle bir görüşmem lazım. Ondan sonra görüşsek.”

“Sen merak etme. Annenlerin de haberi var.”

“Nasıl yani?” dedi Naci hayretle.

“Bir süredir bu konuyu aramızda konuşuyorduk zaten. Annenle bu konu hakkında defalarca görüştük ve bu şekilde bir görüşme ayarlamayı uygun bulduk.”

“Kızın da mı haberi vardı yani?”

“Tabii ki! Ve artık senin de var.”

Naci bir süre düşünür gibi yaptı. Sonra da “Adı ne abi?” diye sordu.

“Sevgi” dedim yüzüne bakarken. Büyük bir hayret yüzüne yayıldı. Gözleri kocaman açıldı.

“Sevgi mi… Yani akşamki anlattığın Sevgi mi?”

“Evet.”

“Yani o anlattıkların hikâye değil miydi?”

“Evet, hikâyeydi. Ama sana söylediğim gibi yaşanmış bir hikâyeydi.”

“Bir dakika, bir şeyi merak ettim. Cemile Teyze kimdi?”

“Senin anneannen… Evet, Sevgi’yi İstanbul’a gönderme fikri onunmuş. Çünkü Sevgilerin burada tanıdıkları yok. Bu bir anlamda iyi de olmuş.”

Naci’nin zihninde taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Ben de artık yerime geçmek için ayağa kalkarken “Sen biraz düşün. Hatta istersen bugün izin al, çık. Biraz gezer, dolaşır iyice düşünürsün” dedim ve odama geçtim.

Naci o gün heyecandan çalışamadı. İzin aldı ve eve gitti. O günün akşamında beni aradı ve kararını bildirdi. Naci görüşmeyi kabul etmişti.

Altı ay sonra, eşimle birlikte Nacilerin binasının önündeydik. Aşağıdan zile bastım. Naci cevap verince aşağı inip yardım etmesini istedim. Eşim yukarı çıkarken Naci yanıma geldi.

Arabanın arka koltuğuna uzattığımız büyük kutuyu gösterirken “Bir el at da çıkaralım bunu” dedim.

“Bu ne abi?” diye sordu.

“Yukarı çıkaralım da orada açınca görürsün” dedim ve kutuyu beraberce yüklenip yukarı çıkardık.

“Başta ağır değildi ama merdivenlerde sanki iyice ağırlaştı” dedi Naci eve girdiğimizde.

“Bu ne abi?” diye sorusunu yeniledi Naci?

“Aç, bak” dedim.

Naci kutuyu açtığında gördüğü manzara onu çok duygulandırmıştı.

“Abi bunu kabul edemem!” dedi.

“Ettin bile!” dedim gülümseyerek.

“Abi bu babandan kalan bir yadigâr. Bunu kabul etmem mümkün değil.”

“Asıl şimdi yerini bulmuş oldu. Bir dostluk nişanesi olarak hediye edilmişti. Şimdi aynı görevi ifa ediyor.”

Naci’yle birbirimize sıkı sıkı sarıldık. Sonra Sevgi’nin sesiyle kendimize geldik. “Hadi! Artık içeri geçelim. Böyle hep kapının önünde mi dikileceğiz!”

Hep birlikte salona geçtik. Sevgi’nin hazırladığı birbirinden güzel yemeklerin tadına bakarken, belki ondan daha tatlı bir sohbete daldık. Geçen altı aylık süreçte yaşadıklarımızı, Naci’yle Sevgi’nin düğün heyecanlarını, düğünde yaşadıklarını, balayında başlarına gelen ilginç maceraları konuşurken hepimiz çok mutlu olmuştuk.

İç içe geçmiş onca ziyafetin ardından Sevgi elinde kahvelerle içeri girerken ben de Naci’den bir şarkı söylemesini istedim. Sesi güzel olan herkesin yaptığı gibi Naci de biraz nazlandı ama sonunda şarkıyı söylemeye başladı. Ama şarkının sadece son iki kıtasını okudu.

Sevgi’yle gündüz olur geceler.
Sevgi’yle şiir olur heceler.
Mutluluğun yolu Sevgi’den geçer.
Hayat sevilince sevince güzel…

Dostluğun temeli ilk harcı Sevgi.
Her derdin çaresi ilacı Sevgi.
Gönüller sultanı, baştacı Sevgi.
Hayat sevilince sevince güzel…

Şarkıyı dinlerken hepimiz duygulanmıştık ama Sevgi’nin hanımlara has hassas kalbi daha fazla dayanamamış, duygularını gözyaşlarına emanet edip gözlerinden dışarı akıtmıştı. Kimbilir bu yaşlarda neler gizliydi? İçinde doyamadığı annesinin sinesinin kokusu ya da henüz aklı ermeye başlamadan kaybettiği babasından dinlemeyi çok arzuladığı tatlı bir sözün hasreti? Belki de Naci’ye olan sevgisinin bir göstergesiydi sadece.

Duygusal havadan kurtulmak kolay olmadı ama artık müsaade istediğimizde vakit gece yarısına varmak üzereydi.

Naci’yle Sevgi bizi uğurlarken “Her şey için çok teşekkür ederim abi” dedi Sevgi. Ben bir şey demeye kalmadan konuşmasını sürdürdü:

“İnsan çok üzüldüğü ve çok mutlu olduğu anları asla unutmazmış abi. Ben de sizleri unutmayacağım. Dualarımda hep sizleri anacağım.”

“Sizin mutlu olduğunuzu görmek bizi de mutlu edecektir” diye karşılık verdim. Sonra Naci’ye dönüp şunları söyledim:

“Az daha unutacaktım. Başta doğru tahmin etmiştin Naci. Yaşar benim babamdı… Çok şükür şu an durumu iyi. Eski sağlığına kavuştu. Ama daha da önemlisi, bizimle yaşamayı kabul etti. Artık yalnız yaşamayacak.”

Yeni çiftlerle vedalaşıp ayrıldık. Eşimle beraber arabaya binerken Sevgi’nin sözleri hâlâ zihnimde dolanıp duruyordu.

***

 

İnsan insanın düşmanı mı?

2016’ya yaklaştığımız şu günlerde demokrasi ve insan haklarının zirvesinde olmamız icap ederken “hangi ülkenin silahı ne kadar etkili” yarışmalarını ve ideoloji savaşlarını hayretle izliyoruz. Demek ki demokrasi bilgiyle/bilmekle olmuyor. 1000 yıl öncesini vahşetle yâd edenler, onların bir yılda yapamadığı vahşetin on katını bir günde yapabiliyorlar. Diğer taraftan, aynı fikri benimsemediği için insanlar, birer birer idama mahkûm edilebiliyorlar.

Biraz sloganik olacak ama insan hayatı çok kıymetli. Bu tür oyunlarla başkalarını yok sayarak, evleri tarumar, yuvaları paramparça ederek kazanıldığı sanılan her savaş, insan nesline ve dolayısıyla dünyanın geleceğine açılmış tehlikeli bir savaştan farksızdır.

İnsanoğlunun geçmişinde pek çok karanlık dönemler var. Fakat her geçen asır, bir öncekine rahmet okutur kabilinden… Son dünya savaşında, Wikipedia kayıtlarına göre, 73 milyon insan yok olmuş. Söylenmesi dile çok kolay ama acısı kalplerin kaldıramayacağı kadar derin ve ağır. 73 milyon! Acı bir gerçektir ki, ölenlerin sadece 24 milyonu asker. Geriye kalan 49 milyon, hiçbir şeyle ilgisi olmayan masum sivil halk. Ve geride kalanlar, ölenlerden daha şanslı değil.

Askerler de elbette masum insanlar kategorisinde… Baştaki birkaç kişinin kavgasının bedelini onlar ağır bir şekilde ödüyorlar. Hadi en nihayetinde buna tamam dense bile masum insanların arada telef olması, savaşın çirkin yüzündeki kanlı peçeyi biraz daha aralıyor.

Elinde mızrağıyla dolaşan eski insanları vahşilikle itham eden “medenilere” şaşmamak elde değil. Nihayetinde o insan, o mızrağı kendini korumak ve evine bir şeyler götürebilmek için kullanıyor. Fakat kendini medeni diye niteleyen insanlar, bulabildiği her zulaya istiflediği dünyalığıyla yetinmiyor, bir de başkasının elindekilere odaklanarak “bende daha fazlası olacak” hırsıyla ne pahasına olursa olsun onu ondan almak için sinsi planlar yapabiliyorlar. Dünya savaşlarının en büyük amillerinden biri bu değil miydi? Sömürgecilikte geri kalan ve herkes her şeyi götürdü, bana bir şey kalmadı kaygısıyla Almanların hırsla her tarafa saldırmasıyla olay büyüdükçe büyümemiş miydi? Ya sonra? 73 milyon kayıp ve üzerinden kana bulanmış dumanların yükseldiği yaralı bir dünya…

Karamsarlık saçmak çok kötü bir şey, karamsar olmak ondan beter… Ben de karamsar değilim. Ama hırsla her şeyi ellerinin altına almaya çalışan ve hatta kendilerini dünyanın efendisi gören güç delisi günümüz ülkeleri başlarını sert bir kayaya çarpmadan da akılları başlarına gelecek gibi değil. O sert kaya nasıl olur ya da ne zaman böyle bir şeye şahitlik ederiz bilemiyorum ama o zamana kadar daha çok masumun ahını alacakları kesin.

Demokrasi var ve ben de buna kaniyim. Fakat güçlülerin diline düşünce, sadece kötü emellerini yerine getirmek için kullandıkları etkili bir silaha dönüşüyor. Son 15 yıl içerisinde dünya bunun örneklerine şahitlik etti.

Peki herkesin ballandıra ballandıra anlattığı Batılılardaki demokrasi? Evet, demokrasinin sözlüklerde yazılan anlamını kendi aralarında oldukça iyi yerine getirmeye çalışıyorlar ama kendileri için…

Güzel şeyleri kirli emellerine alet ederek güzel şeyler yapmaya çalışan dünya devletlerinin uğraşları bana hiç samimi gelmiyor. Evlerin üzerine bombalar yağdırıldığı sürece insan vahşiliği bitmiş sayılmaz.

Eskiden vahşilik cahillikle özdeşti. Ama şimdiki vahşilik caniliğe dönmüş durumda. Çünkü şimdikiler, eğitimli vahşiler. Ve her tarafa çevirdiği silahının bir gün kendisini de yok edeceğini düşünemeyecek kadar yoğunlar.

Allah, bu basireti bağlanmışların akıllarını tez zamanda başlarına getirsin.

Edebiyatdefteri.com